Siyaset ve Teori

Muhtıra: 12 Mart 1971 Muhtırası ve Sonrası

Muhtıra, kelime kökeni olarak ihtar sözcüğünden gelmektedir. Ülkemizde, askerin hükümete yaptığı uyarı olarak tanımlanır. Muhtıra anlam olarak yumuşak gelebilir. Ancak muhtıra sözcüğünün altında, oldukça karanlık olaylar yatmaktadır.

Bu gün sizlerle birlikte, 12 Mart 1971 yılına, muhtıra mektuplarının verildiği yıllara gideceğiz. Verilen muhtıra hakkında konuşacağımızı, yazının bir hayli uzun olacağını söylemekte yarar var. Yardım aldığımız kaynakları, izlediğimiz belgesel serisini, yazının sonunda paylaşacağız. Muhtıra yazısını okumadan önce, 60 Darbesi’ni anlattığımız yazımızı okumanızı öneririz. Böylelikle, darbe ve muhtıra arasındaki bağlantıları daha rahat kavrayabilir ve kronolojik olarak gözlemleyebilirsiniz.

Başlıyoruz.

Yeni Dönem

Menderes’in asılması, yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. Türkiye’de ilk defa, bir başbakan idam edilmişti. Darağaçlarının gölgesi altında yeni bir dönem başlamıştı.

Adnan Menderes’in idamının ardından, Ankara sessizliğe bürünmüştü. Sokaklar bomboştu. Herhangi bir gösteri yapılmamış, halktan en ufak bir tepki gelmemişti. Ordu, Gazetelerde Menderes’in idam sehpasında olduğu fotoğrafları yayınlanmasını istiyordu. Ancak hiçbir gazete buna yanaşmadı.

Menderes’in idamından bir hafta sonra seçimler için harekete geçildi.İsmet İnönü meydanlara döndü. Halk hiçbir şey olmamışçasına mitinglere geliyor, herkes bayram havasındaymış gibi eğleniyordu. CHP’nin karşısında üç parti bulunuyordu.

Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Ekrem Alican’ın Yeni Türkiye Partisi ve Ragıp Gümüşpala’nın Adalet Partisi… Sağ taban bu üç parti arasında bölünüyordu.

Ancak öne çıkan parti AP idi. Celal Bayar ve arkadaşları da AP’yi kendi mirasçıları olarak işaret ediyorlardı. AP’nin başındaki Gümüşpala, 27 Mayıs’ta yapılan darbenin Genel Kurmay Başkanıydı. Ancak darbeden birkaç ay sonra emekliye sevk edilmiş, emekliye sevk edilmeyi kaldıramamış ve politikaya atılmıştı. Ciddi bir örgütlenme ile partiyi ülkenin dört bir yanına yaymayı başarmıştı. Orduya karşı yumuşak olunması gerektiğini savunuyordu.

Ordu AP’yi tehlike olarak görmekteydi. Görünürde yönetim ve iktidar 27 Mayıs’ta ihtilal yapan subayların elindeydi. Ancak durum oldukça farklıydı. Ordu, birkaç farklı güce bölünmüştü. Silahlı Kuvvetler Birliği adındaki bir grup, ordu içerisinde ciddi bir örgütlenme sürecine girmişti. Grup, emir komuta zinciri etrafında birleşmişti. Birliğin başındaki isim Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay’dı.

Bu yapıya karşı bir yapı, Albaylar tarafından oluşturulmuştu. Talat Aydemir öncülüğünde oluşturulan bu yapı, CHP iktidarına karşı bir yapıydı. Bu yapıya göre, ülke üzerinde söz sahibi olması gereken tek güç orduydu. Ordu ülkede tam ve kalıcı bir iktidar sağlamadığı müddetçe kışlalarına dönmemeliydi.

Ordu paramparçayken geriye sadece beklemek kalıyordu. Her asker seçim sonucunu bekliyordu. İnsanların çoğu, mevcut durumun seçimle düzelebileceğine inanıyordu.

İlk Seçim

15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerde herkes şok olmuştu. CHP %34 oy alarak ciddi bir hüsrana uğradı. Yeni kurulan AP’nin oyları %35’e ulaşmıştı. Sağ partilerin tamamının oy miktarı %65 civarlarındaydı. Herkes oldukça şaşırmış, AP’yi zafer sarhoşluğu alıp götürmüştü. Gözler orduya çevrilmiş, askeri kanadın seçim sonuçlarını nasıl karşılayacağı merakla bekleniyordu.

Sağ partilerin hiçbiri tek başına iktidar olamıyordu. Bir koalisyon kurulmalıydı. Böylelikle 27 Mayıs’ta yaşananların tamamı son bulabilirdi. Ancak ordu bu durumdan oldukça rahatsızdı. Genel Kurmay Başkanlığı’nda sabaha dek süren toplantılar yapılıyordu. Asker, seçimlere karşı mırıldanmaya başlamış, tedirginlik halkın üzerine bir kez daha düşmüştü.

Muhtura
Talat Aydemir ve arkadaşları ciddi bir tepki vermek niyetindeydi. Mırıltıların en yoğun olduğu grup Aydemir’in grubuydu. İlk tartışmalar, köşke kimin çıkacağı sorusuyla başladı. İki aday vardı. İsmet İnönü ve Cemal Gürsel27 Mayıs İhtilal Lideri– bir diğer aday ise kimsenin beklemediği bir yerden geldi. DP’ye oldukça yakın olan Ali Fuat Başgil adaylığını açıklamıştı. Askerleri oldukça rahatsız eden bu sivil aday, gelecek için iyi şeyler düşünmeyi engelliyordu. Başgil’in çoğunluğun oylamalarıyla köşke gönderilmesi, askerin yeniden ayaklanmasını sağlayabilirdi. 27 Mayıs bitmek tükenmek bilmiyordu. Aydemir grubu, bir ihtilal yapma niyetindeydi. İhtilal olmazsa, bir muhtıra mektubu verilebilirdi.

21 Ekim’de İstanbul Harp Akademisi’nde bir toplantı yapıldı. Toplantıya 10 general ve onlarca albay katıldı. Seçimden sonraki ilk büyük toplantıda konu herkesin beklediği şeydi. Seçimlerin sonuçları kabul mü edilecek, yoksa müdahale mi edilecekti?  Toplantıya katılanlar arasında 21 Mart 1971’de muhtıra verecek olan Faruk Gürler ve Celal Eyiceoğlu gibi isimler de vardı.

Muhtura
Toplantıda bulunanların tamamı gergindi. Yeni meclis toplanmadan, müdahale etme fikri ortaya atıldı. Saatler süren toplantının sonucunda İstanbul Cuntası müdahale kararı aldı.  21 Ekim Protokolü adı verilen bir belge yayınlandı. Yeni müdahalenin ilk metni buydu. Meclis kapatılacak, tüm partiler siyasetten men edilecek ve ülkenin yönetiminde söz hakkına sahip olacak olan tek birlik ordu olacaktı. Tüm imzaların ortasında bulunan imza, muhtıra liderlerinden olan Faruk Gürler’e aitti.

İlk Kıpırtı

Cemal Tural lider olarak seçildi. Toplantıda hükümet kurma fikri ortaya atıldı. Tural, Ankara’ya hükümeti kurmuş bir şekilde gitmek istiyordu. Kurulacak olan hükümet belirlendi. Protokol, Ankara Cuntasına yollandı. Talat Aydemir ve arkadaşları protokolü tanıyıp imzaladılar. Muhsin Batur’da imzalayan isimler arasındaydı. Batur, Menderes’i Eskişehir’de tutuklayan kişiydi.

Yaşanan gelişmeler Ankara’ya bomba gibi düşmüştü. İsmet İnönü durumdan haberdar olmuş, darbe yapacak olan isimleri tek tek öğrenmişti. Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay’ı arayarak, herhangi bir darbe yapılması durumunda, darbeyi yapacak olan askerlerin karşısında duracağını bildirmişti.

Daha sonra bir çözüm bulmaya çalışan İnönü, şöyle bir çözüm buldu; Meclise girecek olanların tamamı, askerlerin şartlarını kabul eden bir protokol imzalayacaklardı.

Bu fikri, sivillere ve askerlere kabul ettirmek bir hayli zor olacaktı. Cevdet Sunay, İnönü’den aldığı direktifle, komuta kademesini toplantıya çağırdı. Toplantıda müdahaleye karşı olduğunu söyleyen Sunay, iki şart sundu ve darbe yapmak isteyen askerlerin vazgeçmesini istedi. Sunduğu şartlar şunlardı; Yassı Ada suçluları affedilmeyecek. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı seçilecekti.

Aynı anlarda, Cemal Gürsel, Başbakanlıkta parti başkanları ile görüşme yapmaktaydı. Gürsel’in, parti başkanlarına yaptığı konuşma, bir muhtıra niteliğindeydi. Parti başkanları şöyle bir şey istedi; Ordu ile görüşmek ve dertlerini orduya anlatmak.

Öğleden sonra, köşkte bir toplantı yapıldı. Toplantıya parti liderleri ve komuta kademesi katılmıştı. Ordunun isteklerini dile getiren kişi Cevdet Sunay’dı. Cevdet Sunay’ın sunduğu şartlara ilk itiraz Gümüşpala’dan geldi. Gümüşpala; ‘’Ben yeni kurulmuş bir partinin lideriyim. Partide olan arkadaşlarımı yakından tanımıyorum. Bu şartları onlara kabul ettiremem’’ dedi. Cevdet Sunay bu sözlere cevap verdi. Sunay şöyle söyledi: ‘’O partinin horozu sizsiniz… Tavukları kontrol altında tutmaya çalışın’’

Bu sözler ortamı iyice gerdi. İnönü sözü aldı. Meclisin yapması gereken işleri askerlerin yapmasının doğru olmadığını, askerin siyasetten uzaklaşmasını söyledi. Askerlerin tamamı susmuştu. Toplantının sonucunda üç madde kabul edildi.

  Gürsel Cumhurbaşkanı olacaktı.

  Ordudan yollanan subaylar geri alınmayacaktı.

Yassı Ada’da bulunanlara af çıkarılmayacaktı.

Meclis Açılıyor

Partilerin tamamı, ortak bir beyanname hazırladı. Bu beyanname ile birlikte, ordunun istekleri kabul edildi. Hazırlanan bu protokole bütün parti liderleri imzalarını atacaklardı.

Toplantı günü 24 Ekim 1961 idi. Yapılan toplantıda tüm parti liderleri, hazırlanan protokole imzalarını attılar. Geriye Başgil’in adaylığının geri çektirilmesi kalmıştı.

Akşam saatlerinde Ankara’ya gelen Başgil Başbakanlığa çağrıldı. Sıtkı Ulay tarafından karşılanan Başgil’e, adaylıktan çekilmesi gerektiği söylendi. Adaylığını geri çekmemesi halinde ölümle tehdit edilen Başgil, yüzü sapsarı bir şekilde Başbakanlığı terk etmişti. Başgil, akşam saatlerinde şehri terk etti. Üç gündür süren darbe veya muhtıra tehdidi böylelikle son bulmuştu.

Muhtura

Gürsel Cumhurbaşkanı olacaktı. İnönü’de Başbakan olacaktı. Köşk verilmiş, karşılığında meclis alınmıştı. Her şey çözüme kavuşmuş sanılıyordu. Generaller ikna edilmişti. Ancak Albaylar unutulmuştu.

Meclis açıldı. İsmet İnönü en ön sıralarda oturmaktaydı. Ancak meclis gergindi.  Mecliste, izleyici localarında Cevdet Sunay ve komuta kademesi oturmaktaydı. Komutanların sert bakışları arasında yeminler edildi. Gürsel, köşkte oturmuş, yapılacak olan seçimlerin sonuçlarını bekliyordu.

AP saflarından bir grup, Gürsel’e oy vermek istemiyordu. AP milletvekillerinden biri, bir teklif sundu. Boş oy atılacak, Gürsel’e bu şekilde tepki gösterilecekti. Locada oturan albaylardan biri ayağa kalktı. Vekillere seslenerek küfür etti. Albaylıktan emekli bir AP’li vekil, bu sözleri duyar duymaz, küfürlerin aynısını yukarıdaki Albay’a savurdu. Meclis karışmıştı. Asker ve AP arasındaki ilk gerilim o gün yaşanmıştı.

Seçim yapılmış ve 156 boş oy çıkmıştı. Bu Türkiye tarihinde bir ilkti. İlk kez boş oy atarak, bir protesto yapılmıştı. Ancak verilen tepkiler yeterli olmadı. Gürsel çoğunluğu sağlayarak Cumhurbaşkanı seçildi. Gürsel meclis kürsüsüne çıkmış ve teşekkür etmişti.

Yeni İnönü Hükümeti

Gürsel’in yaptığı bu konuşmadan iki hafta sonra, hükümeti kurma görevi İsmet İnönü’ye verildi. İnönü’nün yaptığı görüşmelerin ardından, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk koalisyon hükümeti AP ile kuruldu. İki düşman parti, iktidarı paylaşmak için bir araya gelmişti.

Hükümet kurulmuş, çalışmalar başlamıştı. 1961 yılı bitmek üzereydi. 31 Aralık günü Türkiye tarihinde bir ilk daha yaşanmıştı. Saraçhane’de İşçi mitingi yapılmıştı. Binlerce işçi, belirli haklar isteyerek sokaklara dökülmüştü. Yeni Anayasa ile verilen belirli işçi hakları, bu tür eylemlerin gerçekleşmesini sağlıyor, yapılan mitingler, yeni kurulan hükümeti belirli kararlar almaya itiyordu. Çalışma Bakanlığı’na o dönemlerde genç sayılabilecek bir gazeteci olan Bülent Ecevit getirilmişti.

Bülent Ecevit, kendisine verilen görevi şöyle tanımlıyordu; ‘’Bakanlığın verilmiş olduğu gece uyuyamamıştım. Türkiye’nin mevcut durumu oldukça tehlikeli bir konumdaydı. Bu tür gerilimli anların yaşandığı dönemde, şahsıma verilen bu görevin sorumluluğu oldukça ağır gelmekteydi.’’

Bu tarihten itibaren zorlu süreç yeniden başlamıştı. On yıl sürecek olan gerilim dolu yıllar, asker tarafından atılan demir bir muhtıra yüzünden tekrar başa alınacaktı.

Yassı Ada’da tutuklu bulunan devrik hükümet mensupları, askeri uçaklarla Kayseri Cezaevine taşınmışlardı. 450 kişiden oluşan bu grup, hapishane şartları altında günlerini geçirmekteydi. Dört yüz elli kişiden oluşan grup, ikinci bir meclis gibi görülmekteydi. DP’nin mirasçısı AP iktidara ortakken, DP’nin kadro üyelerinin tamamı, cezaevindeydi.

DP’nin AP’ye olan desteği açıktı. Öyle ki Celal Bayar’ın vermiş olduğu destek nedeniyle, AP’nin almış olduğu oy sayısında ciddi bir artış yaşanmış ve AP iktidara ortak olmuştu. AP’nin iktidara gelmesi koşulunda kabul ettiği belirli şartları, yukarıda ifade etmiştik. Ancak bu şartların unutulması uzun sürmemiş, AP, elinde bir af önerisiyle meclise gelmişti. Bu teklifin yapılmasının en büyük nedeni olarak ifade edilen cümleler, dönemin AP milletvekili Mehmet Turgut’a aittir. Turgut şöyle konuşmaktadır; ‘’27 Mayıs’ta yaşanan darbenin ardından, ülkeye büyük bir korku duvarı inşa edilmişti. Bizim af teklifimizin birincil amacı, bu korku duvarını aşmak ve 27 Mayıs’ın getirdiği zor koşulları ortadan kaldırmaktı.’’

Değişim Başlıyor

AP bu teklifi meclise sunduktan sonra, bir değişim içerisine girdi. AP’ye ait arabaların çoğunun plakası ‘’AF’’ olarak değiştirildi. Bu durum, ordu tarafından olumlu bir şeymiş gibi karşılanmadı. Ordu mensubu bazı subaylar müdahale fikirlerinde diretiyorlardı. Bu tarihlerde eski bir milletvekilinin cenaze töreni düzenlendi. Cenazeye katılan insanlar AF diye slogan atarak yürüyüş yaptılar.

Bu olaydan sonra, İstanbul’da da olaylar çıktı. Binlerce insan sokaklara döküldü ve af karşıtı slogan atarak büyük bir yürüyüş gerçekleştirdi. 27 Mayıs’ta yaşanan darbe, bu yürüyüşle desteklendi. DP karşıtı konuşmalar yapıldı. Askerlere sarılan kalabalık kitleler, tavırlarını net olarak belli etmekteydi.

Bu gerilimli günlerin, daha kötü hale gelmesini sağlayacak olay Ankara’da yaşandı. AP milletvekili Nuri Beşer, bir kulüpte, eski bir askerin karşısında, askeri kınayan sözler söyleyince ortalık karıştı. Beşer, olay yerinden uzaklaştırıldı. Olay, dakikalar içinde Ankara’da bulunan tüm askeri birliklere intikal etmişti. Silahını beline takan askerler Beşer’i aramak üzere sokağa çıkıyordu. AP, yaşanan bu olaylar karşısında Beşer’i ihraç etti. Dokunulmazlığı kaldırıldı. Daha sonra yakalanan Beşer, tutuklanarak cezaevine konuldu. Yaşanan bu olay, askerin aylardır içinde tuttuğu öfkenin bir dışavurumuydu.

Olaylar bir türlü yatışmıyordu. Talat Aydemir’in başını çektiği Albaylar grubu, kıpırdanıyordu. İsmet İnönü, ordu içerisinde bir hareketlilik olduğunu ve bir müdahalenin yaşanacağını düşünerek, damadı Metin Toker’i yanına çağırdı. Toker’e bir konuşma hazırlamasını söyledi. Hazırlattığı konuşmayı radyoya okuyan İnönü, darbenin karşısında olacağını söyledi. Bu konuşmanın ardından Cevdet Sunay’la iletişime geçen İnönü, Sunay’dan orduyu dizginlemesini istedi. İnönü’ye yakın olan Sunay, komuta kademesini toplamak için bir zirve çağrısında bulundu. Tüm kâğıtlar bu zirvede açılacak, herkes eteğindeki taşları dökecekti.

Zirve

72 komutanın toplandığı zirve, iki gruba ayrılıyordu. Talat Aydemir ve yanındaki Albaylar müdahale etmek istiyordu. Cevdet Sunay ve diğer Generaller bu duruma karşıydı. Cevdet Sunay bir konuşma yaparak oturumu açtı. ‘’İsmet İnönü Başbakan olduğu müddetçe her şey yolundadır. Bu nedenle asker kışlasına çekilmelidir.’’ Dedi. Bu sözlerin ardından ‘’İtirazı olan var mı?’’ sorusuyla konuşmasını noktaladı.

Bu sorunun üzerine bütün generaller sustu. Ancak ayağa kalkan birisi vardı. Albay Talat Aydemir… Aydemir sözlerine şöyle başladı; ‘’Bu memlekette, ikinci bir ihtilalin yaşanacağına yüzde yüz eminim… Hiyerarşik bir ihtilal, herkes için en zararsız olanıdır’’ dedi. Bu sözler oldukça açıktı. Aydemir, Cevdet Sunay’a ihtilalin başına geçme teklifi yapıyordu.

Cevdet Sunay şöyle karşılık verdi. ‘’Beni mesuliyet altına sokma.’’ Bu sözlere cevap Aydemir’den geldi. ‘’Ben sizi ikaz ediyorum. Orduda parçalanma var. Alt kademenin baskısı artıyor. Hiçbir komutan birliğine hâkim değil. Hangi kuvvet komutanı kıtasına hâkimse ayağa kalksın, açıkça hesaplaşalım.’’ Bu sözlerin ardından, hiçbir komutan ayağa kalkmaya cesaret edemedi.  (Albay Talat Aydemir Hatıratım Kitabından)

Yaşanan bu konuşmanın ardından, yapılan toplantı kısa tutularak bitirildi. İsmet İnönü’ye giden Sunay, ‘’Ordu sizinledir’’ mesajını İnönü’ye iletti.

Aydemir’in yaptığı konuşma, tüm komutanların canını sıkmıştı. Cevdet Sunay, Albayların sindirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu sindirme için, İnönü’den destek alınmalıydı. Ordunun İnönü’ye karşı bakışı belliydi. İsmet İnönü’nün durumu kurtarabileceğine inanan Sunay, teklifini yaptı. İnönü, Harbiye’ye gidecek ve askerle konuşacaktı. Bu konuşmanın sonucu ise, hiç kimse tarafından bilinmemekteydi.

İnönü Harbiye’de

1962 yılının Şubat ayının beşinci gününde, İsmet İnönü Harbiye’ye girdi. Talat Aydemir’le el sıkıştıktan sonra kendisini karşılayan askeri birliğin önünden geçti. Askeri selamladıktan sonra yürümeye başladı. Ancak o anda bir şey oldu. Bir asker bayılmıştı. Bunun sebebi, İnönü’yü gördüğü için yaşadığı heyecandı.

Muhtura
Talat Aydemir, Harbiyelinin, İnönü’den etkilenmesinden korkuyordu. Yaşanan bu olayın ardından bir plan kurdu. Yemek saati geldiğinde, askere eğitim yaptıracak, böylelikle İnönü ve askerin birlikte yemek yemesini engelleyecekti. Düşündüğü şeyi yaptı. Yemek saati geldiğinde asker eğitim yapıyordu. İnönü, kendisine karşı yapılan bu hamleye oldukça sinirlendi.

İnönü, yemeği yedikten sonra dışarı çıktı. Askeri birlik İnönü’nün önünden geçti. Bu sırada İnönü ‘’ Merhaba Asker’’ diye bağırdı. Yere çarpan postal seslerinden dolayı, İnönü’nün sesi duyulmadı. Talat Aydemir, İnönü’nün kulağına yaklaştı. ‘’Sizi duymadılar Paşam’’ diye bağırdı. İsmet İnönü, elinin tersiyle Aydemir’i itti. Sendeleyen Aydemir, neye uğradığını şaşırmıştı. İnönü, önünden geçen askeri birliğin önüne atladı. Askerlerin tamamı durdu. İnönü askeri selamladı. Asker, selama karşılık verdi. İnönü başarmıştı. Aydemir ile aralarında bir savaş çıkarmıştı. Ancak Harbiye’yi kontrol altına almıştı.

9 Şubat Protokolü

Yaşanan bu gelişmelerin ardından İstanbul ve Ankara’daki cuntacılar bir an önce toplanmak ve yönetime el koymak için bir araya geldi. Yönetime el konulacaktı. Ancak bunun hiyerarşik düzen içerisinde olması isteniyordu. Bunun için Cevdet Sunay’ın onayı gerekmekteydi. Sunay’a darbeye önderlik etmesi için teklif götürüldü. Sunay, yapılan teklifi ciddi bir şekilde reddetti.

Teklifin reddedilmesinin ardından 9 Şubat günü bir toplantı yapıldı. 54 subayın katıldığı toplantıya liderlik eden isim Refik Tulga’ydı. Sunay’ın yaptığı itirazı öğrenir öğrenmez öne atıldı ve hareketin liderliği için kendini önerdi. Bu teklifin ardından 9 Şubat Protokolü adı verilen bir metin imzalandı. İhtilal yirmi gün içerisinde yapılacaktı. Elli dört kişinin imzaladığı protokol kabul edilmişti. Yönetime el koymak için, geri sayım başlatılmıştı.

Muhtura
Protokol imzalandıktan bir gün sonra haberi alan İnönü, karşı bir darbe planı hazırladı. Protokole imza atan tüm askerlerin görev yerlerini değiştirecek, böylelikle darbe yapmak isteyen birliklerin güçleri dağıtılacaktı. Bunun için 21 Şubat günü seçilmişti. 20 Şubat’ı 21’e bağlayan gece bir toplantı yapıldı. Hava Kuvvetleri, Aydemir’in yanında olmayacağını açıkladı.

Cevdet Sunay, Aydemir’in evini aradı. Telefonu açan Aydemir, Genel Kurmaya çağrılıyordu. Yanına en yakın arkadaşı Merkez Komutan Kurmay Albay Selçuk Atakan’ı da alarak gitti. Sunay, Aydemir’e görev yerinin değiştirildiğini, ancak himayesi altında olduğunu söyledi. Aydemir silahı çekerek Sunay’a uzattı. ‘’Beni öldürün.’’dedi. Ancak Sunay buna yanaşmadı. Aydemir dışarı çıktı. Savaşacaktı. İsmet İnönü ve Cevdet Sunay’a karşı isyan edecekti.

22 Şubat günü, Genel Kurmaya yeniden çağrılan Talat Aydemir, bu çağrıya uymadı. Selçuk Atakan’ı ve Turgut Alpagut’u yolladı. İki arkadaşı Genel Kurmaya girer girmez tutuklandılar. Bu habere oldukça sinirlenen Aydemir, İstanbul’daki arkadaşlarını aradı. Birkaç gün önce beraber protokol imzaladıkları generaller ve albayların kendisine yardım edeceğini ve yönetime el koyacaklarını zannediyordu. Ancak generallerin tamamı geri adım atmış ve Aydemir, tek başına kalmıştı.

İlk İsyan

Ya teslim olacak ya da savaşacaktı. Harp Okulunda bir konuşma yaptı. İkinci şıkkı seçmişti. Ülkenin iyiye doğru gitmediğini ve yönetime el koyulması gerektiğini söyledi. Öğrencilerin tamamı haykırarak Aydemir’e destek verdi. Dışarı çıkan öğrencilere, silah ve mermi dağıtıldı. Aydemir, yerine tayin edilen Semih Sancar Harp okuluna gelince, Sancar’ı gözaltına aldı. Sancar, Rahatsızlandı. Geri gönderildi. Bunun ardından tanklar dışarı çıktı. Meclise doğru hareket eden tanklar, namlularını meclise doğrulttu. Meclis kuşatılmış, savaş başlamıştı.

Genel Kurmay, çevrede bulunan tüm birlikleri emri altında toplanmaya çağırdı. Ancak birlikler emre itaat etmedi. Talat Aydemir’in yanında yer alacaklarını duyurdular. Kimsenin beklemediği bir şey anlaşılmıştı. Talat Aydemir’in gücü, sanıldığından fazlaydı.

Tüm parti liderleri ve hükümet üyeleri köşkte toplandı.  Ekrem Alican ile Talat Aydemir akraba sayılırdı. Bu nedenle pazarlık için Alican gönderildi. İnönü şunu söylüyordu; ‘’Teslim olmaları durumunda tamamını emekli edecek, Divan ı Harbe göndermeyeceğim. ‘’ Ancak bu anlarda yaşanan gelişme oldukça önemliydi. Cuntacı bir binbaşı, köşkü korumakla görevli birliğin komutasını devralmıştı. Köşk fiilen Aydemir’in kontrolü altındaydı. Binbaşı, Aydemir ile konuştu. Ne yapması gerektiğini sordu. Aydemir ‘’Bırak Gitsinler’’ cevabını verdi. Yaptığı en büyük hata bu oldu.

Köşkten ayrılanlar, Hava Kuvvetleri’ne gittiler. Ekrem Alican, cuntacıların yanına vardı. Cuntacıların isteklerini sordu. İstekler şuydu; Hükümetin değişmesi, meclisin kapatılması ve anayasanın ilga edilmesi… Teklifler İnönü’ye iletildi. İnönü tekliflerin tamamını reddetti.

Akşam olduğunda, radyolarda Cemal Gürsel’in sesi duyuldu. Cemal Gürsel, yeni bir darbenin, ülke menfaatleri için iyi olmayacağını söyledi. Ardından Cevdet Sunay’ın sesi duyuldu. Genel Kurmay Başkanı olarak darbe ve darbecilerin karşısında olduğunu söyledi. Konuşmaları bittiğinde sözü spiker aldı. Spiker, biraz sonra İsmet İnönü’nün konuşacağını söyledi. Ancak ses bir anda kesildi. Etimesgut radyosundan yollanan sinyallerle, ana merkezin işlevi yok edilmişti.

Sessizlik

Bu gelişmenin ardından bütün Türkiye’de radyolar sustu. Herkes İnönü’nün yakalandığını düşünüyordu. İnönü, o sıralarda Genel Kurmay Başkanlığındaydı. Aynı anlarda, Ekrem Alican, Talat Aydemir ile son pazarlıkları yapıyordu. Yeni bir teklifle Genel Kurmaya gelen Alican, tayinlerden vazgeçilmesi halinde cuntacıların vazgeçeceği haberini verdi.  Talat Aydemir, Harp Okulunun başında kalacağını, diğer isimlerin tayinlerinin nereye yapılacağını da kendisinin belirlemek istediğini söylüyordu. Tayinler yapılacaktı. Ancak nereye yapılacağına Aydemir ve ekibi karar verecekti.

Gürsel ve Sunay, tekliflere sıcak bakıyorlardı. Ancak İsmet İnönü, bu durumu kabul etmenin bir felaketin önünü açacağını söyleyerek teklifleri sert bir dille reddetti. Artık tüm ipler İnönü’nün elindeydi. İsmet İnönü, bu sert tepkisini şöyle açıklayacaktı; ‘’Bir ihtilalci, müzakereye girdiği anda kaybetmiştir.’’

Bu haberi alan Aydemir, aracılar yoluyla bir mesaj daha yolladı. Yargılanmayacaklarına ve emekli edilmeyeceklerine dair çıkarılacak bir resmi yazı sonucunda, ihtilal fikrinden vazgeçeceklerini söyledi.

Bu teklif kabul gördü ve İsmet İnönü tarafından yazılan bir metin yayınlandı. Bu metinle birlikte, bu harekete kalkışan kişiler hakkında yasal tahkikat yapılmayacağı kararı verildi.

Muhtura
Aynı anlarda, Harp Okulunda hareketli saatler yaşanıyordu. Talat Aydemir, hayati bir karar vermek üzereydi. Harekât emri verirse geniş çapta bir çatışma çıkacaktı. Bu durum İç Savaş’ın yaşanmasına sebebiyet verecekti. Kendilerine söz verip, sözlerinden cayan komutanların tamamı öldürülecekti. Geniş çapta bir katliam yaşanacak, dikta rejimi kurulacaktı. Talat Aydemir tüm bu ihtimalleri düşündüğünü, hatıratında yazacaktı.  Sabaha doğru 03.00’te harekâtın durdurulma kararı yayınlandı. Harbiyeliler sokaklardan çekildi. Koğuşlarına kapandılar. Talat Aydemir evine gitti. Üniformasını çıkardı. Eşine döndü ve şöyle söyledi; ‘’Henüz bitmedi. Bir gün muhakkak muvaffak olacağım’’ dedi ve uyudu.

Cuntalar Oluşuyor

Muhtura

Sabah saatlerinde haberi alan İnönü, Hava Kuvvetleri Komutanlığından çıktı. İpleri eline geçirmiş bir şekilde meclise girdi. Meclisin tamamı ayakta alkışlıyordu. İnönü ilk iş olarak darbeci subayları emekliye ayırdı. Haklarında herhangi bir soruşturma açmadı. Bazı generaller görevden el çektirildi. Yeni Tedbirler Kanunu ile birlikte 27 Mayıs ve Ordunun eleştirilmesini yasakladı.

İnönü’nün Talat Aydemir’i ve yanındaki darbeci askerleri affetmesi üzerine, AP saflarından bir takım sesler yükseldi. Bu sesler şunları söylüyordu. Af olacaksa herkese olmalı. DP’lilerin de affedilmesi istendi. Ancak bu kabul edilmedi. Gelen tepkiler üzerine İsmet İnönü istifa etti. Türkiye’nin ilk koalisyonu böylelikle son bulmuştu. Daha sonra AP dışarıda bırakıldı ve yeni bir koalisyon kuruldu. İnönü tekrar Başbakan oldu. Ancak sesler kesilmedi. DP için hala af isteniyordu. Meclis bir hayli karışıktı.

Ekim 1962’de beklenen af kısmi olarak gelmişti. DP’li olup da Yassı Ada’dan az bir ceza alanların tamamı affedildi. Celal Bayar gibi isimler ise, Kayseri Cezaevinde kalmaya devam edeceklerdi. Çıkan kişilerin siyasete tekrar dönmesi yasaktı. Ancak siyasetin gidişatını etkileyenler, yine çıkan kişiler olacaktı.

Bu kişilerin salıverilmesinin ardından İstanbul ve Ankara’da olaylar çıktı. Binlerce öğrenci sokaklara döküldü ve afların yapılmasını sloganlarla protesto ettiler. Affı destekleyen gazete ve iş yerleri taşlandı. Bu durum, ordu içerisinde de bir kaynamayı meydana getirdi. Ordu içindeki büyük bir bölüm, aflara tepki vermeye başladı. Cuntalar oluşmaya başladı. O kadar çok cunta vardı ki bir araya gelmeleri mümkün görünmüyordu. Cuntalar arasında toplantı yapılıyor, hiçbir lider seçilemiyor ve hiçbir cunta diğeri ile birleşmiyordu.

Bu cuntalar içerisinde en güçlü olan cunta, Talat Aydemir’in başında olduğu Albaylar cuntasıydı. Aydemir, yeniden bir ihtilal denemesi yapacağına dair, arkadaşlarına söz vermişti. Arkadaşlarından bazıları, Aydemir’i vazgeçirmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştı. İhtilalin tekrar deneneceği haberi Harbiye’ye ulaştığında, ilk değişim burada yaşandı. Her hafta sonu yapılacak, yeni bir tören bulundu. Harbiye’den izin alan askerler, her Pazar günü, Aydemir’in evinin önünden geçiyordu. Bu Aydemir’e büyük bir güç veriyordu.

Lider Seçiliyor

Muhtura

İsmet İnönü gitmiş olduğu bir yerde ‘’Harbiyeliler Aldatılıyor’’ şeklinde bir cümle kurdu. Bu cümleye Harbiyeli Öğrenciler Anıtkabir’e bir çelenk bırakarak cevap verdiler. Çelengin üzerinde ‘’Harbiyeli Aldanmaz’’ yazıyordu. Bu yeni kalkışmanın parolası olacak cümleydi.

Bu günlerde Talat Aydemir’in evine ziyaretçi akınları oluyordu. Siyasetçiler, profesörler, askerler, subaylar, öğrenciler gelip gidiyordu. Darbe için yeni isim seçilmişti. Menderes’in asılması gerektiğini söyleyen profesörler, Aydemir’in yanında saf tutuyor. Onu lider olduğuna ikna ediyorlardı. Aydemir zokayı yutmuştu.

Kendisine gösterilen ilgiyi fark eden Aydemir, İstanbul ziyaretleri yapmaya başladı. Birkaç hafta önce kendisinden darbeci, cuntacı, vatan haini diye bahseden gazetelerin tamamına yakını, Aydemir hakkında övgü dolu haberler yayınlamaya başlamışlardı. Harbiye öğrencileri, Aydemir’i öven gazeteleri ve dergileri gizlice okullarına sokuyor ve örgütlenme yeniden başlıyordu.

Ancak tüm bunlar ortalığı fazlasıyla germeye yetmiyordu. Göz ardı edilerek, izin verilerek olayların çıkması engelleniyordu. Ancak yaşanan bir gelişme, her şeyin karışması için yeterliydi.

22 Mart 1963 günü, Celal Bayar, tutuklu bulunduğu Kayseri Cezaevinden salıverildi. Hapisten çıkmasının sebebi ilerleyen yaşı ve yaşadığı sağlık problemleriydi. Diğer DP’li vekiller veya üyeler için geçerli olmayan bu af yalnızca Bayar’ı kapsamaktaydı. Ancak bu bile yeterliydi.

Af haberi çıkar çıkmaz ülkedeki tüm gruplar sokağa dökülmüştü. Merkez İstanbul ve Ankara’ydı. Büyük öğrenci hareketleri başladı. Grupların birbirine girmesi an meselesiydi. Bayar’ın Ankara’ya gireceği haberi, var olan gerilimi daha da arttırdı. Öğrencilerin kavga etmesini veya kapışmasını, son anda yetişen askeri birlikler engelledi. Affa karşı olan grup, gelen askerleri sırtlarına aldılar. Ankara’da, Bayar şehre girerken, jetler havada süzülüyor, ordu, biz buradayız diyordu.

Yeniden Cezaevi

Bayar, kendisine yapılan bu göndermeleri anladı mı anlamadı mı bilemiyoruz, lakin o gün aldığı bir karar, Ankara’nın pimini çekmeye yetmişti. Bayar’ın Anıtkabir’e gideceği haberi duyulur duyulmaz, Bayar’dan nefret eden gruplar sokağa döküldü. Genel Kurmay hemen toplanma kararı aldı. Anıtkabir ziyarete kapatıldı. Bayar evine dönmek zorunda kaldı. Evinde ziyaretleri kabul ederken, dışarıda kargaşa sürüyordu. İnsanlar taş ve sopalarla kavga ediyordu. Hedeflerinde AP merkez binası vardı. Binada tek bir kişi bulunuyordu. Bu kişi, yıllar önce DP’nin inşaat ihalelerini alan, o zamanlar genç bir mühendis olan Süleyman Demirel’den başkası değildi.

AP merkezi taşlandı. İçeride bulunan Demirel’eyardım etmek için birkaç arkadaşı merkeze geldi. Demirel ve birkaç arkadaşı kapıya barikatlar kuruyor ve içeride kendilerini koruma altında tutmaya çalışıyorlardı. Kalabalık taş ve çivilerle merkeze saldırdı. Olaya polis ve asker müdahale etti. Ancak bazı subayların olaya müdahale etmek istememesi, merkezin tarumar edilmesine sebep oldu.

Merkez dağıtıldıktan sonra Süleyman Demirel istifa etti. Bu istifayı şöyle açıkladı: ‘’Bu ülkede durum böyle olduğu müddetçe elli yıl daha siyaset yapılmaz.’’  Bu sözleri söyledikten sonra, kendi deyimiyle ‘’şapkasını alıp’’ dışarı çıktı.

Yaşanan tüm olayların ardından, Bayar ani bir şekilde hastaneye götürüldü. Sağlığı yerinde denilerek, tekrardan Kayseri’ye yollandı. Bayar’ın gitmesinin ardından ortalık yatışmadı. Tüm olaylar, tek bir kişiye cesaret veriyordu. Talat Aydemir, vaktin geldiğine inanıyordu. Bir kez daha denemek için harekete geçti.

İkinci Deneme

20 Mayıs günü, yanındaki arkadaşları ile son kez Kızılay’daki Zafer Çay Bahçesi’nde buluşan Aydemir, o gece darbeyi yapacaktı. Önce radyo evi ele geçirilecek ve ihtilal mektubu okunacaktı. Aydemir, kendisine verilen desteği bu anlarda fark edecekti. Ani bir baskın şeklinde tasarlanan darbe, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmayacak şekilde oluşturulmuştu. Aydemir, şüpheleri üstüne çekmemek için, ailesi ile vakit geçiriyor, günlük bir rutiniymiş gibi hareket ediyordu.

Saat 23.00’da üç tane tank harekete geçmişti. Ankara sokaklarını arşınlayan tanklardan hiç kimse haberdar değildi. Talat Aydemir, heyecanlı bir şekilde evinde bekliyordu. Aylardır dolabında tuttuğu Albay üniformasını çıkarıp giydi. Bu iş tamam diyordu. Bu saate kadar kimse öğrenemediyse, bu iş bitmiştir. Ancak olaylar hiç de söylediği gibi değildi. O anlarda İnönü’ye darbe yapılacağı haberi gidiyordu. Haberi veren kişi, birkaç yıl önce darbe yapan ve İnönü’ye oldukça karşı olan Alparslan Türkeş’ti.

Türkeş, darbe yapılacağı haberini, Amerika’nın askeri üslerinden birinde çalışan bir askerden haber aldığını ifade ediyor.

Gece yarısı olduğunda radyo evi ele geçirilmişti. İnönü, oturduğu evinde uyanmış, radyo dinliyor ve telefon trafikleri gerçekleştiriyordu. Darbe metni okundu. Harp Okulu öğrencileri harekete geçmişti. Parolayı alanların tamamı dışarı dökülüyordu. Sokaklar tanklar tarafından kontrol altına alınmıştı. Aydemir, lider olarak öne çıktı. Bu günleri gördüğüm için, ölsem de gam yemem diyordu.

İnönü Sunay’ı, damadı Metin Toker’e arattı. Cevdet Sunay telefonu açtı ve şöyle söyledi: ‘’Metin Bey, Paşa’yı hiç rahatsız etmeyelim. Bu işi biz kendi başımıza halledeceğiz.’’ Bu sözlerin üzerine telefon kapandı.

Radyo evine giden ihtilal karşıtı Yarbay Ali Elverdi, anonsu yapan askerleri tutukladı ve darbenin yapılmadığına dair hazırladığı bildiriyi okudu. Bu bildirinin okunmasının ardından, Aydemir için yıkım başlamıştı. Elverdi, daha sonraları muhtıra kademesinde olacak, Deniz Gezmiş’in yargılandığı mahkemeye liderlik edecek, Gezmiş ve arkadaşlarının kalemini kıracaktı.

İsyan Bastırılıyor

Radyonun sürekli olarak el değiştirmesi, insanların kafalarındaki soru işaretlerini arttırıyordu. Darbe gerçekleşiyor muydu? Gerçekleşmiyor muydu? Genel Kurmayda bir hareketlilik başlamış ve generaller olağanüstü toplantıya çağrılmıştı. Harekete geçen Sunay, üç ordunun komutanını arayıp, bağlı olup olmadıklarını kontrol etti. Üçü de Sunay’a bağlı olduklarını söylediler.

Radyo Evine ekstra güç gönderilmişti. İkiye bölünen Ankara, bir savaş alanına döndü. İki tarafta birbirlerine ateş açmaya başladı. Ancak ilk başlarda açılan ateşler oldukça önemsizdi. Aydemir, birkaç generali ele geçirmişti. Ancak generallerin silahları alınmadı. Aydemir, teslim alınan generallere hakaret edilmesini yasakladı. Elindeki bu kozu kullanması durumunda darbeyi yapabileceğini biliyordu. Ancak nedendir bilinmez, bu kozu kullanmadı.

Bu subaylar sabaha karşı serbest bırakıldı. Bırakıldıktan sonra birliklerinin başına geçen subaylar, Harp Okulu’nu kuşattı. Radyo’nun ele geçirilmesiyle, Cevdet Sunay bir konuşma gerçekleştirdi. Darbe olmayacağını söyledi. Bu konuşmanın ardından Aydemir’in gücü yarı yarıya düştü. Bu düşüşün ardından Muhsin Batur komutasındaki Hava Kuvvetleri’nde bir hareketlilik başladı ve jetler havalandı. Bu jetler psikolojik olarak Aydemir’e meydan okuyor, Aydemir’e kaybettiğini söylüyordu. Jetler ateş açtı ve ölenler oldu.

Aydemir, hava saldırısı altında bulunan Harbiye’den kaçmayı başardı. İsyan bastırılmıştı. 8 kişi ölmüş, 21 kişi yaralanmıştı. Sabah saatlerinde, İnönü’nün sesi radyolarda duyuldu. İsyanın bastırıldığını söylüyordu. Bu konuşmadan birkaç saat sonra Aydemir yakalandı. İsyancılar tutuklandı.

Muhtura
Aydemir, karakoldayken bir polis kendisine ‘’Kurtulursanız ne yapacaksınız?’’ sorusunu sordu. Aydemir ‘’İlk fırsatta yeniden deneyeceğim’’ cevabını verdi. Ancak bir fırsatı daha olmadı. 1500 kişi yargılandı. Harbiye’de öğrenci olanlar okuldan atıldı. Bazı subaylar hapis cezası aldılar. Binbaşı Fethi Gürcan ve Albay Talat Aydemir idam cezası aldılar.

Dar Ağacı

Fethi Gürcan ilk asılan kişiydi. Talat Aydemir, idam edilmeyeceğini, İnönü tarafından affedileceğini düşünüyordu. Arkadaşının idam edildiğinden habersizdi. Ancak İnönü Amerika’ya yaptığı bir geziden geri döner dönmez idam kararını onayladı.

Talat Aydemir, aynı gün ailesi ile son kez görüştü. Gece olduğunda hücresinden alındı. Asker kazağının üzerine idam gömleği giydirildi. İdam sehpasına çıktı ‘’Memleket İçin Hayırlı Olsun’’ dedi ve kendi iskemlesine vurdu. Vasiyeti öldükten sonra açıldı. Harbiye’nin bahçesine gömülmek istediğini söylüyordu. Mezar taşının üzerinde ise yazılmasını istediği iki kelime vardı. ‘’Harbiyeli Aldanmaz.’’ Ancak kendisi, arkadaşı Fethi Gürcan’ın yanına gömüldü.

Türkiye’de iki kez darbeye kalkışan ve iki seferinde de başarısız olan Albay Talat Aydemir’in ismi, bu şekilde tarih sahnesinden çekilmiş oldu.

İsyanlar bastırılmış, Aydemir ölmüştü. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Bunun için seçimler yapıldı. CHP %37 oy alırken AP %45 oy aldı.

Kennedy ve İnönü Suikastı

Muhtura

Alınan oyları ve yaşanan tartışmaların tamamını unutturacak bir gelişme yaşandı. Yaşanan gelişme, Türkiye’de değil, Amerika’da yaşanmıştı. 22 Kasım 1963 günü John F. Kennedy öldürülmüştü.

İsmet İnönü haberi alır almaz Amerika’ya gitti. Yeni gelen hükümetle aralarında diplomatik ilişkiler oluşturmak istiyordu. Ancak Türkiye’de yaşanan bir gelişme de Kennedy’yi unutturmuştu.

CKMP ve YTP İnönü’ye danışmadan koalisyondan çekilmişlerdi. İnönü, o andan itibaren Başbakan değildi. Seçimlerde alınan oy sayılarındaki düşüş, ayrılma sebebi olarak gösterilmişti.

Muhtura
İnönü, ABD’nin yeni Başkanı ile görüşmek için ABD’de iken bu haberi almıştı. Birkaç saat sonra Johnson ile yapacağı görüşmeye Başbakan olarak girmesi gerekirken, resmi bir unvanı bulunmadan bu görüşmeyi yapmanın doğru olmayacağını düşünüyordu. Hemen Johnson arandı ve durum anlatıldı. Ancak Johnson bir problemin olmadığını söyleyerek, İnönü’yü bir törenle karşıladı ve görüşme gerçekleşti. İnönü Ankara’ya döndü.

İsmet İnönü birkaç ay sonra yeniden koalisyon kurmayı başarmış ve Başbakan olmuştu. Üçüncü koalisyon kurulmuştu.

Muhtura
Şubat 1964’te İnönü, Başbakanlık binasından çıktı. Arabasına doğru yürüdü. Şoförü kapısını açtı ve İnönü her zaman yaptığı gibi arka koltuğa oturdu. Ancak üç el silah sesi duyuldu. Mesut Sunay adındaki bir adam, İnönü’ye suikast yapmış ancak başarılı olamamıştı. Asker tarafından tutuklanan Mesut Sunay, ilk sorgusunda İnönü’yü öldürürse, dünyanın daha iyi bir yer olacağına inandığını söyledi. Yaşanan bu gelişme, Türkiye’de siyasetin ne kadar kaygan bir zemin üzerine kurulu olduğunun en büyük ispatıydı.

Kıbrıs Sorunu

İnönü kendisine yapılan suikastı çok çabuk unutacaktı. Uzun zamandır devam eden, Kıbrıs’a dair bir sorun mevcuttu. Yapılan katliamlar çığırından çıkmıştı. Kıbrıs’ta görev yapan Tabip Subay Nihat İlhan’ın ailesi –eşi ve üç çocuğu- de öldürülünce Türkiye’de savaş sloganları atılmaya başlandı. İnsanlar sokaklara döküldü ve orduyu Kıbrıs’a girmeye teşvik eden sloganlar atıldı. Bu durum ortamı iyice gerdi. Kıbrıs’ta yaşanan bu kanlı hadiselerin ardından, Türkiye’ye ait jetler Kıbrıs sınırında uçuş yaparak gözdağı verdi. Ancak bu hareket, var olan gerilimi daha çok tırmandırdı. Londra Konferansına gidildi.

Muhtura
Bu konferansında bir sonuç vermemesinin ardından, kurul toplandı. Kıbrıs’a müdahale kararı alındı. Ancak ordunun böyle bir teknik gücü söz konusu değildi. Cevdet Sunay, herhangi bir operasyonun, bir fiyasko ile sonuçlanabileceğini söyledi. İnönü bir plan kurdu.

Türkiye’nin durduracak gücü yoktu. Ancak ABD’nin böyle bir gücü vardı. Amerikan Büyükelçisi çağırıldı. Yarın Kıbrıs’a operasyon yapılacak denildi. Büyükelçi bir saat istedi ve durumu Washington’a bildirdi. Washington’dan gelen mektup, Amerika’nın müttefiki olan İsmet İnönü’yü şok etti.

DP iktidarı döneminde NATO’ya girilmiş, yapılacak operasyonlarda ortaklık sözü verilmişti. Türkiye ve ABD bu tarihten itibaren müttefik olmuştu. Ancak Johnson’un mektubu gayet açıktı. Mektupta Türkiye’nin, Kıbrıs’a yapacağı operasyonda, ABD’den alınan hiçbir silahı kullanamayacağı yazıyordu. Mektup oldukça kaba bir dille yazılmıştı. Muhatabı ise İsmet İnönü’ydü.

Bu mektuptan bir ay sonra, Türkiye’ye gelen özel uçakla ABD’ye giden İnönü, Johnson ile görüştü. Bu sırada Johnson’un gönderdiği mektubun tam metni gazetelerde yayınlandı. Mektup yayınlanır yayınlanmaz sokaklarda olaylar çıktı. Bu olayların tamamı Amerikan karşıtı olaylardı.

Muhtura

Go Home Yankee pankartları açan kalabalıklar, ABD ve ABD Başkanı Johnson’u protesto ediyordu. Yaşanan bu olaylar, ilerleyen yıllarda yaşanacak olayların temelini atıyor, gençlik hareketlerinin oluşmasını sağlıyordu.

İsmet İnönü, ABD’den aldığı mektubun ardından, Dış İşleri Bakanı’nı Moskova’ya yolladı. Bu hareket, Johnson kabinesinin hiç hoşuna gitmedi.

AP Lider Arıyor

Haziran 1964’te Ragıp Gümüşpala öldü. AP başkansız kalmıştı. Seçimlere az bir vakit vardı ve lidersiz olarak seçime girmek istemeyen AP, lider arayışına girdi. Ancak bir lider bulunamadı. Lidersiz girilen seçimlerde oyların %50’sini alan AP, yapılacak olan siyasal dönüşümün temellerini atıyordu.

AP iki gruba ayrılmıştı. Birinci grup oldukça sert bir kanattı. Ordunun yönlendirmelerinden vazgeçilmeli ve orduya cephe alınmalıdır düşüncesindeydiler. Diğer grup ise ılımlı bir gruptu ve uzlaşmacı olmak gerektiğini savunuyorlardı. Ancak üçüncü bir isim daha gündemdeydi. Parti baskınından sonra ortalıktan kaybolan Süleyman Demirel, AP liderliği için düşünülüyordu. Parti işlerinden uzaklaştıktan sonra, ticarete atılmış ve Amerikalı bir şirketle birlikte işler almaya başlamıştı. Oldukça karlı bir işte çalışan Demirel, siyasete girme düşüncesinde değildi. Ancak durum istediği gibi gitmeyecekti.

Kendisine yapılan ‘’Başımıza Geç ve Genel Başkanımız Ol’’ teklifini düşünen Demirel, sonunda kabul etti. Kongreler başladı. İnsanları tavlamak gerektiğini bilen Demirel, şehir şehir gezmeye başladı. Sadettin Bilgiç’inde öne atılmasıyla birlikte, AP saflarında iki aday olmaya başladı. Birisi Demirel, bir diğeri ise Bilgiç’ti. Kasım ayında seçim yapılacaktı. Ancak yaşanan bir olay yüzünden Bilgiç gözlerden düştü.

Bu olay Kıbrıs meselesi hakkında söylediği birkaç cümlenin yanlış anlaşılmasıydı. Bir diğer mesele ise Bilgiç’in orduya karşı sert bakmasıydı. Birkaç sert delege, askerlere sataşınca, devreye Cevdet Sunay girdi. Cevdet Sunay oldukça sert bir dille bir mektup yazdı. Mektup bir muhtıra olarak sayılabilirdi. Verilen muhtıra Bilgiç’i sert bir biçimde uyarıyordu.

Daha sonraları bir bilgi, kulaktan kulağa dolaşmaya başladı. Sadettin Bilgiç’in Genel Başkan olması durumunda, ordunun müdahale edeceği haberi her yerde duyuldu. Bu haberin ardından Celal Bayar sessiz bir şekilde salıverildi. Bayar, yakın arkadaşları aracılığıyla Demirel’i işaret edince, Bilgiç’in şansı hiç kalmadı.

Demirel Dönemi Başlıyor

Muhtura

27 Kasım 1967’te yapılan seçimlerde, Genel Başkan’ın kim olacağına karar verilecekti. Üç tane aday vardı. Bu üç adayın, günlerdir yaptığı yegâne şey, diğer adayları gözden düşürmeye çalışmaktı. Kulislerde konuşulan mevzular şunlardı; Süleyman Demirel Masondur. Demirel Amerikalı şirketlerin Türkiye’yi kontrol altında tutmak için göndermiş olduğu bir ajandır. Bu ve bunun gibi iddialar ortaya atılıyordu.

Adaylar Süleyman Demirel, Sadettin Bilgiç ve Tekin Arıburun’du.

Bilgiç, çok düz ve sıradan bir konuşma yaptı. Daha sonra Demirel kürsüye çıktı ve o da bir konuşma yaptı. Konuşmasını bitirdiğinde delegelerin tamamı ayaktaydı ve alkışlıyordu. Demirel o günden itibaren AP Genel Başkanıydı.

Seçimin yapılmasının ardından Başkan seçilen Demirel, bir sonraki hedef olarak İsmet İnönü’yü seçmişti. Ancak işi bir hayli zordu. Birkaç gün sonra Gürsel tarafından çağrılan Demirel, ilk kez masaya oturdu. Masanın başında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel vardı. Sağ tarafında İsmet İnönü bulunuyordu. Demirel, Gürsel’in soluna oturdu. İlk kez oturduğu masada, oldukça heyecanlı olduğunu söyleyen Demirel, kendisinden toy bir siyasetçi diye bahsetmektedir.

Toplantıda söz Demirel’e verildi. Demirel konuşmaya başladı.

‘’Memlekette işler yolunda gitmiyor, mevcut koşullar altında, yarın başımıza ne geleceği konusunda bir haber şekilde yaşıyoruz. Bu şartların düzeltilmesi gerekmektedir.’’

Bu sözleri duyan İnönü söze karıştı.

‘’Benden veya hükümetimden bir şikâyetiniz mi var?’’ dedi.

Bu sözlere cevap şöyle verildi.

‘’Evet, sizden, hükümetinizi ve uyguladığı politikaları şikâyet ediyorum.’’

Bu sözleri duyan İnönü şöyle dedi;

‘’Burası yeri değildir. Bahsettiğiniz şey hükümetin kendisidir. Bunu konuşmak için meclise geliniz.’’

Bu sözlerin ardından Gürsel toplantıyı bitirdi. Süleyman Demirel, ilk konuşmasında aldığı sert tepkiyle neye uğradığını şaşırmıştı.

Ancak İsmet İnönü bu konuşmasıyla bir taktik vermişti. Uzun yıllardır başında bulunduğu iktidardan oldukça sıkıldığını, damadı Metin Toker’e anlatmıştır. Süleyman Demirel, kendisine verilen mesajı anlamış ve mecliste toplantı gününü beklemeye başlamıştı.

İstifa

13 Şubat 1965’te meclis toplandı. Askerlerden bir grup da meclisteki localarda yerlerini almışlardı. İsmet İnönü, damadı Toker’e şöyle söylemişti. ‘’Bir oy bile fazla çıkması durumunda, istifa edeceğim.’’ Bu sözlerin ardından oylama yapıldı. Oylama yapıldığında Demirel, yalnızca izleyiciydi. Çünkü o sıralarda, milletvekili olarak seçilmemişti. Mecliste, camlı bir bölmenin içerisine girdi ve oylamayı bu bölmenin içinden izledi.

Oylamanın sonucunda İsmet İnönü devrilmişti. Hükümet yeniden kurulacaktı. O günlerde kırk yaşında olan Demirel, meclise girdiği gün İnönü’yü yenmişti. İsmet İnönü alkışlar arasında kürsüye çıktı ve istifasını en kısa zamanda Cumhurbaşkanına vereceğini söyledi. Kürsüden indi. Siyasi iktidar olduğu son gün o gündü.

Bu olaydan tam sekiz ay sonra seçimler yapılacaktı. Eski CHP’li yeni AP’li Suat Hayri Ürgüplü Başbakan olmuştu. Çünkü Demirel, siyasi olarak yetersiz olduğunu söyledi ve milletvekili olarak seçileceği güne kadar Ürgüplü’nün Başbakan olmasında bir problem görmedi.

Eylül 1965’te Demirel meydanlara çıkmaya başladı. İnsanlara konuşma yapıyor. Oy istiyordu. AP’nin bayrağı bu dönemlerde değiştirildi. Bir kırat bayrağın ortasına yerleştirildi. Bu oldukça riskli bir hareketti. Çünkü DP halk arasında ‘’Demir Kırat’’ olarak biliniyordu. AP’nin, DP’nin bir devamı olduğu, bu hareketle resmen tescillenmişti.

Giresun’da yaptığı bir konuşmanın ardından Demirel’in eline bir kâğıt tutuşturuldu. Bu kâğıdı alan Demirel dikkatle okudu. Uzun yıllar yanında taşıdığı kâğıtta birkaç kelime yazıyordu. ‘’Menderes’i astık. Senide asacağız.’’ Bu tehdit dolu mesajı alan Demirel, yazılanları oldukça dikkate aldığını ifade etmektedir. Bu yapılacak olan muhtıra için ilk seslerdi.

Aynı dönemlerde siyasette öne çıkan isimlerden birisi de CKMP saflarında olan Alparslan Türkeş’ti. Girdiği partide dört ay içerisinde liderliği ele geçirdi. Daha sonra Dokuz Işık ve Bozkurt gibi söylemlerle öne çıkan Türkeş, yeni bir yapılanmanın kurucusu olacaktı.

Sol

Daha sonra TİP ile birlikte, Sosyalizm fikirleri ile Türkiye tanışmaya başladı. Ancak Türkiye’de pek sıcak karşılanmayan sosyalist fikirler, ne yapacağı konusunda pek bir fikre sahip değildi. Ancak yeni gelen CHP’li genç kesim, CHP’de bulamadığı hareketli yaşamları, TİP ile bulmaya başladı. Behice Boran gibi isimlerin öne çıktığı TİP büyüyor, CHP’de yaşanan kopmalar, TİP tarafından alınıyordu.

İsmet İnönü’de meydanlardaydı. Ancak ilerleyen yaşından ötürü, eskisi gibi konuşamıyordu. Kitleler CHP’den uzaklaşmaya başlamıştı. Koalisyon hükümetler herkesi yormuştu. Bu nedenle ülkede bir girdap oluşturulmuştu. Adım adım gelen kötü günler kapıları çalıyor. Millet çoğu zaman yaptığı gibi uyuyordu. Muhtıra geliyordu.

Beşiktaş’ta yapılan bir CHP toplantısına katılan İsmet İnönü, CHP’yi  ‘’Ortanın Solu’’olarak tanımladı. Bu tanımın ardından siyasi mecra karıştı. Sağ partilerin tamamı CHP’nin üzerine çullandı ve söylenen bu sözlerden ötürü eleştiri yağmuruna tutmaya başladı. Süleyman Demirel ve diğer sağ parti liderli bir slogan buldu. ‘’Ortanın Solu, Moskova’nın Yolu.’’Bu slogan her sağ mitinglerde atılmaya başladı. CHP oldukça kötü bir sürece giriyordu.

Moskova’nın yolu ifadesiyle birlikte, CHP üzerine atılan Komünist CHP gibi iddialar, İnönü’nün içinde bulunduğu durumu daha da güçleştirecekti. İsmet İnönü, bir seçim dönemini, CHP’nin Komünist olmadığını ispatlamaya çalışarak geçirdi.

Bu yaşanan gelişmeler, ülkeyi yeni bir dönemin içerisine soktu. Önceleri yaşanan Demokrat ve Halkçı veya Demokrat- Muhafazakâr tartışması bitmişti. Artık yeni bir tartışma konusu vardı. Sağ ve Sol çatışması. Bu çatışmalar yıllarca sürecek, üniversiteli öğrenciler, belirli ideolojilerin peşinden gidecek, sonuç olarak muhtıra verilecek, muhtıra sonrasında tüm ülke postalların altında çiğnenecekti.

Demirel Hükümeti Kuruluyor

Muhtura

Ekim 1965’te yapılan seçimlerde %53 oy alan AP, tek başına iktidar olmuştu. Bu gelişmenin ardından, koalisyonlar dönemi bitmiş, tek partinin iktidar olduğu dönemler başlamıştı. İhtilal denemeleri, yaşanan ihtilal ve askerin ihtilal sonrası getirdiği kuralların tamamı yeni iktidar döneminde hatırlanacaktı

TİP ise %3 oy alarak kendisine göre bir başarı yakalamış, on dört tane milletvekilini meclise yollamıştı. Bu gelişme, Sosyalist düşüncelerin göz önünde olmasını sağlayacak, ilerleyen yıllarda yaşanan gelişmelerde etkili olacaktı.

CHP %30’dan daha düşük bir oy alarak, tarihinin en düşük oy miktarını aldı. Yaşanan ihtilalden beri iktidarda olması, ülkede koalisyon hükümetler kurmasından dolayı, suçlu ilan edildi. Sol parti imajını üzerinden atamadı ve böylelikle sorumlu olarak gösterilen kişi, İnönü oldu. İnönü’yü bu günlerden sonra, baskıcı bir parti sistemi bekliyordu. Parti içerisinde istenmeyen adam olan İnönü, neler yapacağını düşünmekteydi.

Süleyman Demirel, Başbakan olmuştu. Yeni bir dönem başlıyordu.

1 Ocak 1966’da, göz ardı edilmiş sorunlar gün yüzüne çıktı. Demirel, bir cenderenin ortasındaydı. İhtilalin ardından yaşanan yönetim sıkıntısı, belirli sorunları ortaya çıkarmıştı. Dış borç büyümüş, ekonomi de gerileme olmuştu. İnönü bir muhalif olarak karşı taraftaydı. Asker her an ihtilal yapabilirdi. AP’den haz etmeyen askeri kanat içerisinde, ihtilal konuşmaları başlamıştı.

Muhtura

Bu gelişmelerin ardından, 27 Mayıs’ta İhtilal yapan ve İhtilal Komutanı olan Gürsel rahatsızlandı. Vücudunun sol tarafına felç inmişti. Konuşmakta güçlük çekiyordu. Yurt dışına giderek tedavi olması gerektiği söylendi. Amerikan Başkanı Johnson özel bir uçak yolladı. Gürsel uçağa bindi ve Amerika’ya gitti. Walter Reed General HOSPITAL tedavi için seçilen yerdi. Buraya getirilen Gürsel, iki gün sonra komaya girdi. Komaya girmesinin ardından Türkiye’ye getirilen Cemal Gürsel’in bakımından sorumlu doktorların tamamı bir belge imzaladı. Bu belge Cemal Gürsel’in bitkisel hayata girdiğini doğruluyordu.

Süleyman Demirel bu durumu şöyle anlatıyor. ‘’Milli Birlik Komitesi, İhtilal gerçekleştikten sonra 38 imza atarak Gürsel’i Cumhurbaşkanı yaptı. 38 doktorda imza atarak Gürsel’in Cumhurbaşkanı olmadığını açıkladı. Bu gelişme bana oldukça garip geliyor.’’

Sunay Köşkte

Gürsel’in komaya girmesinin ardından, akıllarda belirli sorular oluşmaya başlamıştı. Yeni bir Cumhurbaşkanı arayışına başlayan Süleyman Demirel, ordunun iyi gözle bakabileceği birini aramaktaydı. Daha sonraları akıllarda tek bir isim belirdi. Cevdet Sunay… Sunay ordu üzerinde etkiye sahip bir adamdı. Defalarca ihtilal yapma teklifi almış, bu ihtilal tekliflerini reddetmiş ancak hiçbir ihtilal teklifini hükümete bildirmemişti. Ordu tarafından sevilen bir adamdı.

Bunun için İsmet İnönü’nün fikri soruldu. İnönü herhangi bir problem olmadığını söyledi. Bunun üzerine Süleyman Demirel, Cevdet Sunay’ın evine gitti. Teklif yapıldı. Teklifi kabul eden Sunay, acil olarak emekli edildi. Genel Kurmay Başkanlığından emekli edildikten sonra yerine, ordunun en sert komutanı Cemal Tural getirildi.

Muhtura

Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanı olması yeni bir geleneği başlattı. Genel Kurmay Başkanlığından emekli olan komutanların bir sonraki adresi köşktü. Bu gelenek muhtıra ve ihtilal fikirlerine zemin hazırlayacak, bazı ihtilal fikirleri gerçekleştirilecekti.

Süleyman Demirel, Sunay’ı Cumhurbaşkanı yapmasıyla, orduyla arasını düzelttiğine, ihtilal ve muhtıra tehlikesini ortadan kaldırdığına inanıyordu. Ancak durum böyle değildi.

Temmuz 1966’da AP tarafından hazırlanan bir yasa tasarısı Genel Af teklifini de içerisinde barındırıyordu. Hapishaneler boşalacaktı. Ancak affedilmesi planlanan iki grup vardı. Bunlar DP’li ve Aydemir Yanlısı gruplardı. Ordu bu durumu kabullenmek istemiyordu. İki grubu, hatırlamak dahi istemiyordu.

Bunun için ordu içerisinde bir kaynama başladı. Öne çıkan isim bu sefer Cemal Tural’dı. Tural oldukça sert bir adamdı. Aflara kesinlikle karşıydı. Tural resmi olmayan bir muhtıra verdi. Muhtıra, Demirel’i kendisine getirdi. Yeni bir teklifle Genel Kurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanının kapısını çaldı. Aydemir yanlılarının cezalarının üçte biri düşürülecekti. DP’liler ise serbest bırakılacak ancak siyasi hakları tekrardan verilmeyecekti. Muhtıra etkili olmuş, Demirel geri adım atmıştı. Tural bir otorite sağlamıştı. Yaptığı ilk gayri resmi Muhtıra etkilerini gösterince, gücünün farkına varmıştı. Ağustos ayında Kayseri Cezaevi boşalmıştı. Bu sorun birkaç yıl sonra tekrar Demirel’in önüne çıkacaktı.

68 Kuşağı

Muhtura

CHP içerisinde bir söylenti yayılmaktaydı. İsmet İnönü, koltuğunu devredecekti. Seksen yaşına gelen İnönü, yerini devredecek ve köşesine çekilecekti. Haberin yayılmasıyla birlikte, Ecevit’in ismi ön plana çıktı. İnönü’nün yürüdüğü yoldan gideceğini söyleyen Ecevit, kongrelerde öne çıkar oldu.

Seçimlerde, Ecevit çok az farkla kazandı. Genel Sekreter oldu. İnönü’den sonraki isim belli olmuştu.

Dünya ve Türkiye hızla 1968 yılına giriyordu. Büyüyen Türkiye sloganıyla yola çıkan Demirel, temel atma törenleri arasında gidip geliyordu. Enflasyon %5’ti. Demirel ‘’Ülkeyi İkiye Katladık’’ diyordu. Ancak üniversitelerde bir kıpırdanma vardı.

Dünya 1968 Mayıs’ında artık eski dünya değildi. Almanya’dan Fransa’ya, oradan bütün dünyaya yayılan bir ayaklanmalar zinciri başlıyordu. İkinci Dünya Savaş’ından dönen askerlerin çocukları, babalarının başlarına gelenlerin, kendi başlarına gelmesini istemiyordu. Bunun için ayaklanmalar başladı. Amerika, Vietnam’a girdi. Orada vahşi yüzünü gösterdi. İşçi ayaklanmaları yayılmaya başladı. Sovyet Tanklarının Prag’da hareket etmesi, değişimin her yere yayıldığını gösteriyordu.

Yaşanan bu süreç ve bu süreci yaşayan insanlar 68 Kuşağı olarak adlandırılacaktı. Bu dönemin Türkiye’de de yansımaları görüldü. Öğrenci örgütleri kitlesel eylemlere başladı. Ancak olaylara herhangi bir silah karışmamış, hiçbir öğrenci öldürülmemişti. En azından şimdilik… Sağ ve Sol öğrenci örgütleri, daha geniş eğitim hakları konusunda, birleşerek eylemler yapıyordu.

İlk kan üniversitelerde dökülmedi. Meclis’te Nazım Hikmet bahsi geçiyordu. Bu sırada TİP sıralarında vekil olan Çetin Altan söz istedi. Nazım Hikmet, Türkiye’nin gördüğü en büyük şairdir dedi. Bunun üzerine bir kavga çıktı. Mecliste bulunan vekillerden bazıları Altan’ın üzerine çullandı ve hırpaladı. Bu gelişmenin ardından TİP meclise bir daha girmemek üzere, çıkarıldı. Bu gelişmenin ardından olaylar sokaklara taştı.

Bu andan sonra eylem yapmaya başlayan Sol öğrenci örgütleri, yürüyüşler yaptı. Ancak yürüyüşler, sağ görüşteki öğrenciler tarafından basılıyor, solcu öğrenciler dövülüyordu. Daha sonra sol görüşteki öğrenciler, İşgal adı altındaki eylemlerine başladılar. Üniversiteleri ele geçiriyorlardı. İstanbul Hukuk Fakültesi ele geçirildi. Rektörün odasında oturan öğrenciler bir heyet oluşturdu. Bu işgal hareketlerinde bir gencin sürekli olarak öne çıktığı görülmekteydi.

Deniz Gezmiş

Muhtura

Deniz Gezmiş’in polisler ve askerlerle tanıştığı dönem, bu gelişmelerin yaşandığı yıla tekabül etmektedir. Gezmiş, öğrenci hareketlerine liderlik eden 21 yaşında bir adamdı. Öğrenciydi. İşgal olarak adlandırılan eylemlerin yapılmasını sağlamaktaydı.

İşgalin durdurulması için Vali ile görüşmek isteyen Gezmiş’e, istediği verildi. Birkaç arkadaşı ve güvendiği hocalarıyla birlikte dönemin Valisi ile görüşen Gezmiş, birkaç yıl sonra darağacında sallandırılacağını bilmiyordu. Bu görüşmenin ardından işgal kaldırıldı. Ancak Temmuz ayında her şey değişti.

Amerika’ya ait 6.Filo İstanbul Boğazına demir attı. Bunu haber alan öğrenci örgütleri, eylem yapma ve filo askerlerini dövme kararı aldı. Belirli eylemler yapıldı. Yürüyüşler düzenlendi. Bu gösterilerde bazı öğrenci liderleri gözaltına alındı. Sol öğrencilerin ağırlıkta olduğu öğrenci yurtları, polis tarafından kuşatıldı. Bunun ardından bazı sol görüşlü öğrenciler, gözaltına alınan arkadaşlarına karşılık, polis şefini rehin aldı. Bu yaşanan olayın ardından, olaylar ciddi şekilde büyüdü.

Bu olayların ardından Vedat Demircioğlu öldürüldü. Bu ölümün ardından her şey yeniden başlayacaktı. Muhtıra gelecek, idam sehpaları yeniden kurulacaktı. Muhtıra bir makine gibi insanların üzerinden geçecekti. İlk ölüm gerçekleşmişti. 12 Mart Muhtırasına giden süreç açılmıştı. Muhtıra kapının önündeydi.

Muhtura

Daha sonra öğrencilerin tamamı Amerikalı askerlerin üzerine koştu. Askerler dövüldü ve denize atıldı. Onlarca yaralı ve bir tane de ölü vardı. Bir sonraki gün Vedat Demircioğlu için cenaze töreni düzenlenecekti. Kortejin en önünde Deniz Gezmiş vardı. Demircioğlu’nun bedeni, öğrencilere verilmedi. Öğrenciler sembolik bir tabut yaptı ve büyük bir eylem düzenlediler. Ancak olaylar çıktı. Polis ve öğrenciler birbirlerine girdiler. Olaylar büyüdü. Askeri birliklerin araya girmesiyle birlikte olaylar sakinledi.

Bir sonraki gün gazetelerde, Deniz Gezmiş’in arandığı yazıyordu.

Kamplar

Alparslan Türkeş’in başında olduğu CKMP, kendisine bağlı olan gençlere komando eğitimi vereceğini duyurdu. İlerleyen yıllarda Türkeş tarafından yalanlanan bu haber, her ne kadar yalanlansa da, o dönemlerde gazetecilik yapan Ergin Konuksever, o kamplara girip fotoğraf çekmeyi başarmıştı.  Komando kampları kurulmuş ve gençler burada yetiştirilmişti.

Bu haberin ardından sol öğrenci grupları arasında da bir silahlanma yarışı başladı. Bu kavganın sonucunda iki tarafta sindirilecek, olayların sonucunda muhtıra verilecekti. Muhtıra verilmesinin tek sebebi yaşanan olaylar mıydı? Yoksa insanları birbirine düşürmek isteyen ve yaşadığımız toprakların üzerinde yaşayan her ferdi sömürmek miydi? Muhtıra yapıldığında geriye yalnızca ölüler kalmıştı.

Ocak 1969’da ilk eylem yapıldı. ODTÜ Amerika tarafından finanse edilen bir kuruluştu. Ancak öğrenci yapılanmaları bir araya geldi ve Amerika karşıtı sloganlar atmaya başladı. ABD’nin yaşanan olaylara verdiği tepki ise oldukça garipti. Türkiye’ye yeni gelen Robert William Komer ODTÜ rektörü ile görüşmeye yollandı. Komer, CIA bünyesinde uzun yıllar görev yapmış bir isimdi. Vietnam İşgali sırasında önemli görevlerde bulunmuş. 1969 yılında Ankara Büyükelçisi olarak atanmıştı.

Muhtura

Komer’in ODTÜ’ye gelişini haber alan öğrenci grupları, bahçede duran arabasını yaktı. Muhtıra öncesi yaşanan en önemli olaylardan birisi de buydu. Türkiye, yanan arabanın tazminatını ödedi. Araba yakıldıktan sonra, öğrenciler yanan arabanın önünde bir fotoğraf çektirmişti. Bu fotoğrafta bulunan tüm öğrenciler okuldan atıldı. Atılmaların ardından, yaşanan olayların seyri yasa dışı yönlere kaymaya başladı.  Muhtıra süreci hızlanmıştı.

Okuldan ilişiği kesilen öğrenciler, iktidar sorununu tartışmaya başladı. Sağ grupların oluşturduğu komando kamplarına dair haberler kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı. Bunun için sol gruplarında silah eğitimi alması gerektiğine dair düşünceler yaygınlaşmaya başladı.

O dönemlerde İsrail’e karşı silahlanan Filistin, eğitim kampları kurmuştu. Bu eğitim kamplarına gidilme kararı alındı. Türkiye’de öne çıkan sol görüşteki öğrenciler, bu kamplara giderek silah ve savaş eğitimi almaya başladı. Gidenlerin başında Deniz Gezmiş’te vardı. Gezmiş’in bu kampa gitmesinin tek bir sebebi vardı. Türkiye’ye döner dönmez bir örgüt kurmak.

Muhtura

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bu dönemlerde kuruldu. İç Savaş kapıdaydı. Muhtıra da öyle…

Tarihe Kanlı Pazar olarak geçen gün, Şubat 1969’da yaşandı. Bugün gazetesi, Pazar gününden birkaç gün önce bir haber yayınladı. Bu haberin başlığı ‘’Cihat İçin Hazır Olun’’ idi. Bu haberden birkaç gün sonra insanlar meydanlardaydı.

Sol grupların sokakta olma sebebi boğazda bekleyen 6. Filo idi. Grup eylem yapıyordu. İşçiler de farklı bir grup oluşturmuştu. Sağcı gruplar ise birbirlerini tanımak için göğüslerine bayrak asmışlardı. Sol ve sağ gruplar karşı karşıya geldi. İki grup bir anda birbirine girdi. Sağcı gruplar on kişilik gruplar halinde bir tane solcuyu içlerine alıyor ve ellerindeki sopayla dövüyorlardı. Polisler müdahale edemiyordu. Bir süre sonra bıçaklar ve satırlar sopaların yerini aldı. Gün bittiğinde 2 ölü 114 yaralı vardı.

Bu günlerden sonra Türkiye oldukça değişecekti. Birkaç yıl sonra Mart ayında muhtıra verilecekti. Muhtıra hiçbir çözüm getirmeyecekti. İlerleyen yıllarda sürecek olan kaos ortamı devam edecekti.

Kanlı pazardan aylar geçmişti. Mayıs ayında İmran Öktem’in cenazesi vardı. Öktem, sağ gruplara oldukça eleştiri yapan bir hukukçuydu. Eski Yargıtay Başkanı olan Öktem 65 yaşında vefat etmişti. Cenazesine katılanlar arasında İsmet İnönü’de vardı.

Milli Türk Talebe Birliği, cenazeden bir gün önce ‘’Öktem dinsizdir. Bu nedenle cenaze namazı kılınamaz.’’ Açıklaması yapmıştı. Cenaze camiye getirildiğinde, bir grup MTTB üyesi de hazırda bekliyordu. ‘’Allahsızın namazı kılınmaz’’ sloganı atıldı. İmamların tamamı caminin içine girdi. İsmet İnönü cenazenin başında kalmıştı. Namazı, İnönü’nün yanındakilerden birisi kıldırdı. Cenaze töreni bittikten sonra, bir grup İnönü’ye saldırdı. Saldıran grubu uzaklaştıran, İnönü’nün yanındaki bir subaydı. Tabancasını kalabalığa doğrulttu. Bu olaylardan sonra bir olaylar zinciri başladı.

Muhtura

Muhtıra için düğmeye basılmıştı.

Yargıtay üyeleri, yaşanan olaylardan dolayı yürüyüşler yaptılar. Bu yürüyüşe katılanlardan birisi de o zamanlar genç bir adam olan Uğur Mumcu’ydu. Diğer birisi ise, Abdullah Öcalan’dı. Öcalan bu yürüyüşten yıllar sonra Türkiye’nin önemli sorunu olacak PKK terör örgütünün kurucusu olacaktı.

İnönü ve Bayar

14 Mayıs 1969’da şok bir gelişme yaşandı. Celal Bayar ve İsmet İnönü buluşma kararı aldı. Bu karar, DP’lilere siyasi haklarının verileceğini gösteriyordu.

Demirel sevinçliydi. Ancak ordu durumdan rahatsızdı. Birkaç ay önce Genel Kurmay Başkanı değişmişti. Memduh Tağmaç yeni Genel Kurmay Başkanı olmuştu. Yardımcısı ise Faruk Gürler’di. Gürler, İsmet İnönü’nün, Bayar’a yaptığı konuşmanın metnini istiyordu. Bayar ve İnönü görüşürlerken, Genel Kurmay hareketliydi. Bir toplantı da burada yapılıyordu. Gürler ve Tağmaç, 12 Mart’ta muhtıra verecek generallerden iki tanesiydi.

Mecliste yapılan oylama sonucunda Af geçmişti. DP’liler tekrar siyasete dönebilecekti. İnönü ve Bayar arasında çeyrek asırdır süren kavga böylelikle bitmişti. Ancak işler karışıktı. Ordu bu affı istemiyordu. İlk muhtıra kapıdaydı.

Bir sonraki gün, Tağmaç ve yanındaki birkaç general köşke çıkarak Sunay ile görüştüler. Görüşme bittikten sonra dönemin TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli, Sunay tarafından çağrıldı. Sunay hemen konuya girdi. Ordu afları istemiyor dedi. İlk muhtıra verilmişti. Ancak bu muhtıra, peşinden herhangi bir müdahale getirmemişti.

Bu küçük muhtıra sonrasında Demirel geri adım atmıştı. Muhtıra işe yaramıştı. Ancak yapılan muhtıra gayri resmi sayılıyordu. İnönü ise hükümet ve ordu arasına girmemeye kararlıydı. Bu gelişmelere sessiz kalmasının ardından, paşaların çoğunluğu İnönü’ye sırt çevirmişti. Sunay dâhil, kimse İnönü’ye selam vermiyordu.

Ordu kazanmıştı. Verilen küçük muhtıra işe yaramıştı. Muhtıra meyve vermiş ve af teklifi geri çekilmişti. Her şey yeni başlıyordu.

Ekim 1969’da yeniden iktidar olan AP zafer sarhoşluğuna kapılmıştı.

Şubat 1970 yılında ise AP içinde muhalif bir kesim oluşmuştu. Bu muhalif kesim şunları söylüyordu. Demirel yanlış yapıyor… Bu yanlışlardan birisi, o dönemde gazete manşetlerinde görülüyordu. Demirel’in kardeşi usulsüz kredi çekerek cebini dolduruyordu. Bu iddianın ardından, muhalif olan grup tarafından bir muhtıra verildi. Muhtıra mektubunun en altında Sadettin Bilgiç’in imzası vardı. Muhtıra Demirel’e en büyük rakibi tarafından verilmişti.

Kırmızı Oy

Demirel, parti arkadaşlarının verdiği muhtıra mektubunu umursamamıştı. Ancak aldığı haberle şaşkına dönmüştü. Muhtıra veren AP’li vekiller, bütçe görüşmelerinde kırmızı oy verecekti. AP teklifi yapacak, muhtıra veren muhalif kesim ise, partilerinin yaptığı teklifi reddedecekti. Birkaç ay önce seçim meydanlarından gelen Demirel, asıl muhtıra olarak, verilecek kırmızı oyları görüyordu.

Oylama günü gelmişti. Bozbeyli AP’li bir ismi öne çağırdı. Verdiğiniz karar nedir? Diye sordu. Ret cevabı gelince, AP saflarında olan vekillerin çoğu ayağa kalktı. Amaçları ret veren vekili dövmekti. Bozbeyli’nin müdahalesi sonucu vekiller yuhalamakla yetindi. Muhtıra doğru çıkmıştı. Muhtıra mektubunun altında imzası bulunan vekillerin tamamı ret vermişti. 41 vekil kırmızı oy hakkını kullanmıştı. AP kendi bütçe teklifini reddediyordu.

Yaşanan bu olaylardan sonra Bilgiç ve arkadaşları AP’den ihraç edildi. Ayrılanlar, Bozbeyli öncülüğünde Demokratik Parti adında bir parti kurdular. Kriz, AP’nin çatlamasına sebep olarak atlatılmıştı. Asıl kriz yaz aylarında yaşanacaktı.

Üst üste verilen muhtıra mektupları, bir iki yıl sonra verilecek büyük muhtıra mektubunun bir ön provasıydı. Mart ayında verilecek olan muhtıra, kırmızı oy ile verilmeyecekti.

İşçiler ve Devalüasyon

Muhtura

15 Haziran 1970 günü Türkiye’de bir ilk yaşandı. O döneme kadar yaşanan en büyük işçi eylemi yapıldı. Yeni gelen yasa teklifi ile sendikaların hakları kısıtlanıyordu. DİSK’in belirli yetkileri de elinden alınıyordu. Bunun için yürüyen işçiler, on saatlik bir eylem gerçekleştirdi. Belirli iş yerleri tahribat gördü. Ortalık durulmadı. Bir gün sonra daha kötü olaylar yaşanacaktı.

Bir gün sonra ipler koptu. Binlerce işçi yürüyordu. Ellerinde sopalar ve bayraklarla ilerleyen grup, iktidarı eleştiren sloganlar atıyordu. Bir yarbay, eline aldığı megafonla işçilere seslendi. Dağılmalarını istedi. Ancak işçiler dağılmadı ve askeri barikata yürüdü. Yarbay, süngü tak emri verdi. Süngü takan asker, bir anda işçilerin arasında kaldı. Silah sesleri yükseldi. Asker silaha ve copa sarılmıştı.

Gün bittiğinde biri polis olmak üzere 4 kişi hayatını kaybetmişti. Demirel, sıkıyönetim ilan etti. Asker yönetime çağrılıyordu. Tıpkı 27 Mayıs öncesinde olduğu gibi. Tanklar, Ankara sokaklarını kuşatmıştı. Asker kontrolü sağlamıştı. Yaşanan her olay muhtıra için bir ön haber değerindeydi.

Bir ay sonra ABD’de yapılan bir kongrede, ABD’ye giren afyonun ve uyuşturucunun %80’i Türkiye’den geliyor açıklaması yapıldı. Ankara ABD Büyükelçisi Demirel’in kapısını çaldı ve afyon ekimini durdurun diyerek bir muhtıra verdi. Demirel’e bir muhtıra da ABD’den gelmişti. Bu muhtıra, peşinden afyon ekiminin kısıtlanmasını getirdi.

Yaşanan bu gelişmelere tuz biber olan olay ise devalüasyon oldu. 27 Mayıs öncesi yaşanan devalüasyon, 1970 sonbaharına girerken yeniden yaşanmıştı. Türkiye’nin dış ticareti kitlenmiş, zamlar peşi sıra gelmeye başlamıştı. Bu durum halk içinde büyük tepkilerin yaşanmasını sağlamış, öğrenci ve işçi ayaklanmalarını beraberinde getirmişti. Ordu içerisinde ise kıpırdanmalar yaşanıyordu. Askerler bir araya geliyor, ihtilal fikri yeniden gündeme geliyordu. En ılımlı gruplar dahi, hiç değilse bir muhtıra ile hükümetin değiştirilmesini savunuyordu.

Demirel bu tehdidi oldukça çabuk fark etmiş ve orduya yönelik oldukça sert bir konuşma yapmıştı. Ordu ülkeyi korur, darbe yapmaz, muhtıra vermez diyordu. Washington Post’un attığı bir manşette şu yazılıydı. ‘’Ordu Huzursuz, Demirel’in Günleri Sayılı’’

Muhtıra Cuntası Toplanıyor

Demirel sıkışmıştı. Faruk Gürler yeni Kara Kuvvetleri Komutanı olmuştu. Cuntacı olan Gürler, ihtilal yapmak isteyen ordu içinde bir sevinç dalgası oluşturdu. Gürler, sivil gruplarla görüşmelere başladı. Gürler’in cuntacı olma fikrinin tohumlarını atan kişi Fakih Özfahih’ti. Özfakih‘’Gürler, oldukça iktidar hırsına sahip bir adamdı.’’ Diyerek lider olarak Gürler’i seçme nedenini açıklamıştır.

İhtilal lideri seçilmişti. Genel Kurmay Başkanı Tağmaç ise ihtilal fikrine karşıydı. Ordu siyasetten uzak kalmalı fikrini savunuyordu.

Muhsin Batur bu meselelerle oldukça yakından ilgileniyordu. Yazdığı bir raporla, cuntacı generallerin isimlerini tek tek Demirel’e vermişti. Bu bir muhtıra sayılabilirdi. Çünkü Batur’da cuntacı bir generaldi. Muhtıra metninin altında imzası olan generallerden birisiydi.

Ancak Demirel, kendisine verilen raporda, ismi yazan generalleri görevden almak yerine yükseltmişti. Muhtıra bir yol ise, aldığı kararlarla muhtıra yoluna halı seren Demirel’den başkası değildi.

Cuntacılara göre 27 Mayıs yarım kalmıştı. Sallabaş yapılan bir ihtilal olduğu konusunda fikir birliği sağlanmıştı. Bu nedenle ihtilal sonrasında neler yapılacağı kararlaştırılmalıydı. Cuntalar giderek artıyordu. En gözde cuntalardan birisi 27 Mayıs’ın önemli isimlerinden biri olan Cemal Madanoğlu’nun tayfasıydı. Aralarına sızan Mahir Kaynak adındaki bir MİT mensubu sayesinde, bu cunta tasfiye edilmişti. Ancak asıl cunta TSK içinde yapılanıyordu.

MİT müsteşarlarından olan Fuat Doğu bu durumu şöyle açıklamaktadır; ‘’MİT’in yapısı gereği, TSK içine ajan sokmak gibi bir huyu yoktur. Ordu çok özel bir yapıdadır. Bu nedenle ajan sistemi uygulanmaz. Uygulanmaya kalkılması durumunda kurumların karşı karşıya gelmesi durumu ortaya çıkabilir. Bu hal, daha kötü bir durumun içerisine sürükleyebilir.’’

Fuat Doğu, bütün meseleleri ve muhtıra hakkındaki her bilgiyi Demirel’e verdiğini söylese de, Demirel, muhtıra konusunun hiç açılmadığını söylemektedir. Bu durum, mevcut durumu daha karışık hale getirmektedir. Fuat Doğu muhtıra düşüncesinden haberdar mıydı? Muhtıra verenler arasında Fuat Doğu’da var mıydı?

Muhtura

Ulan aslan değil, çakal bu Esad…

Batur Mektupları

Muhtıra yapılacağına dair bilgi paylaşan tek kişi Muhsin Batur’du. Muhsin Batur, muhtıra benzeri bir mektup yazarak, Demirel’i uyardı. Ordu içerisinde bir örgütlenmenin bulunduğunu ve on yıl önce yapılanların, yeniden yapılacağını söylemekteydi. Muhtıra havasında yazılan bu mektup, Demirel için bir ihbar mektubuydu.

Benzeri bir mektup, Cevdet Sunay’a yazıldı. Yazan yine Muhsin Batur’du. Mektup saklı kalmalıydı. Sunay darbe ve muhtıra fikirlerine sıcak bakmıyordu. Ancak mektup sızdı. Gazetelerin tamamı mektubu yayınladı. Bu bir muhtıra olarak adlandırıldı. Muhtıra mektubu, alakasız bir yerden gelmişti. Cevdet Sunay’dan. Tüm ülke de muhtıra konuşuluyordu. Herkes yapılan muhtıra hakkında konuşuyor. Muhtıra fikrinin darbeye dönüşmesinden korkuyordu.

1970 sonlarında Genel Kurmayda bir toplantı yapıldı. Gidişattan memnun olmayan komutanlar müdahale konusunda anlaştı. Tağmaç, darbe yapmak istemiyordu. Bir muhtıra ile yetinmenin yeterli olacağını söylüyordu. Ancak Muhsin Batur buna karşıydı. Batur’a göre, muhtıra yeterli değildi. Muhtıra verilmesi geçici bir önlemdi. O nedenle muhtıra yerine, yönetime tamamen el koymak gerektiğini savundu. Bir karara varılmadan, toplantı bitti. 12 Mart kapıdaydı. Muhtıra için geri sayım başlamıştı.

Aralık sonlarında bir MGK toplantısı yapıldı. Muhsin Batur, muhtıra benzeri mektubunu burada okumak istedi. Ancak Demirel ve Sunay muhtıra benzeri mektubun okunmasını istemiyorlardı. Ortam bir anda muhtıra fikri ile gerildi. Muhtıra fikri yeterli olmayacak ki komutanların tamamı konuşmaya başladı. Memleket batıyor diye söze başlayan her komutan içlerindekileri kustu. Cevdet Sunay sıkıyönetim fikrini ortaya attı. Böylelikle muhtıra veya darbe fikirlerinin duracağına inanıyordu.

Bu fikrin sunulmasının ardından sözü alan Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, ‘’Sıkıyönetim, ordunun iktidarın emrinde olduğunu gösterebilir.’’ Dedi. Bu cümle bardağı taşıran son damla oldu. Demirel bağırdı. ‘’Ne yani, ordu iktidarın emrinde değil mi?’’ sorusunu sordu. Salondakilerin tamamı susmuştu. Demirel salondan çıktığında tek başına kaldığını düşünüyordu. Bunu muhtıra mektubunun verilmesinden çok sonraları söyleyecekti.

MGK

1971 Ocağında ilk MGK gerçekleşti. Ortak bildiri yayınlama teklifi sunuldu. Ordu, hükümetin yanındadır metnine hiçbir general imza atmaya yanaşmadı. Muhtıra için geri sayım başlamıştı. AP ordu tarafından istenmiyordu. Cevdet Sunay araya girdi. Bildiriyi, generallere zorla imzalattı.

1971 Ocak sonunda Genel Kurmayda komutanlar toplandı. Gündemde darbe vardı. Genel Kurmay Başkanı Tağmaç, kimseye söz vermeden şunları söyledi; ‘’Demirel muhtıra ile istifa ettirilsin, Sunay bunu sağlasın. Asker hiçbir şekilde ortaya çıkmasın.’’ Bu sözler, bir muhtıra verilmesinin yeterli olacağını gösteriyordu. Muhsin Batur ve başka subaylar, muhtıra fikrini kabul etmediler. Muhtıra yeterli değil, ihtilal yapılmalı dediler.

Batur’un muhtıra karşıtı olmasının en büyük nedeni, sistemi tamamen değiştirmek istemesiydi. Devrim Konseyi adını verdiği bir yönetim şeklini düşünüyordu. Bu yönetim şekline göre, ihtilali yapan komutanların bulunduğu bir konsey kurulacak ve ihtilal lideri devlet başkanı olacaktı. Fakih Özfakih bu konseye destek veriyordu. Darbenin perde arkasında bulunan isimlerden birisi de CHP’de milletvekilliği yapmış Özfakih’ti.

Devleti yönetecekler listesi hazırlanmıştı. Ancak kod isimler kullanılıyordu. Devlet Reisi isminin karşısında Selim Bey yazıyordu. Selim Bey, Gürlerden başkası değildi. Başbakan Yavuz Bey ismi ise, Muhsin Batur’du. Muhsin Batur bu listelerin kendi bilgisi dışında yazıldığını söylese de bu konu kesin bir karara varamamıştır. Ancak var olan belgeler, Muhsin Batur’un bilgisinin olduğunu göstermektedir.

Muhtura

Hazırlanan liste Gürler’e götürüldü. Götüren kişi MSB Hukuk Müşaviri Emin Değer’di. Ancak Gürler, yetkisiz devlet başkanı olmak yerine, Genel Kurmay Başkanı olarak ordunun iplerini eline almak istiyordu. Bu ret alınınca dosya Muhsin Batur’a götürüldü. Batur kabul etti.

Şubat 1971’de Muhtıra için geri sayım başlamıştı. Muhtıra öncesi son gerginliklerden birisi Eskişehir’de yaşandı. Sunay, Tağmaç ve Demirel, Murat 131 arabalarının yapıldığı fabrikayı açtılar. Akşam yemek yenilecekti. Yemek sahibi Demirel’di. Ancak Sunay ve Tağmaç, yemeği yarım bıraktı ve çıktılar. Gerekçeleri ise ‘’Sis Basıyor’’ idi. Demirel durumdan şüphelendi. Cumhurbaşkanı ve Genel Kurmay Başkanının izlenmesini istedi. Şüphelerinde haklıydı. Sunay ve Tağmaç, komutanlarla darbe toplantısı yapıyorlardı. Muhtıra gelmek üzereydi.

Dört Asker

Muhtura

4 Mart 1971’de garip bir olay yaşandı. Ankara’ya tüm giriş ve çıkışlar tutuldu. Binlerce polis ve asker her arabayı durduruyor, bagajlarına kadar bakıyorlardı. Dört Amerikalı havacı kaçırılmıştı. Sabah saatlerinde Balgat’ta bulunan hava üssünden çıkan Amerikalı askerler ortadan kaybolmuştu. Kaçıran örgütün adı, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’ydu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Amerikalı askerleri kaçırmıştı.

THKO belirli şeyler istiyordu. Cezaevinde olan tüm arkadaşlarının salınmasını ve bunun yanında 400 bin dolar istiyorlardı. Bildiri yayınlanır yayınlanmaz ODTÜ kuşatıldı. Deniz Gezmiş hakkında arama kararı çıkarıldı. Ancak iki üç gün sonra ABD’li askerler serbest bırakıldı. Ancak ortalığın alev alması için gerekli olan fitil tutuşmuştu. Kuşatma sırasında ODTÜ’de de çatışma çıkması, var olan gerilimi daha da büyük boyutlara taşımıştı. Gezmiş ve arkadaşları aranıyordu.

Yaşanan bu olaylardan üç gün sonra Genel Kurmay Başkanı Tağmaç, acil bir çağrı yaparak, tüm cuntacı askerleri toplantıya çağırdı. Tağmaç, ordunun siyasetten uzak kalmasını istiyordu. Cuntacı askerlerin tamamı telaşa kapıldı. Tağmaç darbe yapılacağını öğrenmiş, buna izin vermemek için direnecekti. Bu düşünce, her cuntacı askerin kafasında dolanıyordu. Bu nedenle 8 Mart gecesi, Fakih Özfakih’in evinde toplanıldı. Ancak Gürler, düğmeye basmak istemiyordu. Şartların tam olarak olgunlaşmadığını ifade ediyordu. Muhtıra fikrine de yanaşmıyordu. Ancak verilecek muhtıra için geri sayım çoktan başlamıştı. Muhtıra saatine dört gün kalmıştı.

Bu gecede bir gelişme daha yaşanmıştı. Faruk Gürler’in darbe veya muhtıra fikrine yanaşmamasından sonra, Gürler’in öldürüleceği konuşuldu. Yaşlı bir general, konuşmaları banda aldı ve bu bandı Faruk Gürler’e verdi. Gürler, muhtıra vermeyi geçmiş, darbe yapmak niyetindeydi. Ancak bu ses kaydından sonra, muhtıra bile vermeyeceğini söyledi. Genel Kurmay Başkanı Tağmaç’ın safına katıldı. Darbe veya muhtıra fikrinden vazgeçtiğini söyledi.

Ancak durum böyle değildi. 9 Mart günü, darbe konusunda anlaşmışlardı. Yaşanan bu sıkıntılardan hemen bir gün sonra, darbe yapılacağı söylenmişti. 9 Mart sabahı Hava Kuvvetleri Komutanlığı hareketliydi. Darbenin merkezi burasıydı. Bu gece denildi ve beklemeye başlandı.

9 Mart, Muhtıra İçin Son 3 Gün

Akşam 17.30 da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda toplanıldı. Muhsin Batur, ev sahibiydi. Faruk Gürler’i karşıladı ve ikili karşılıklı olarak oturdu. İhtilal yapılacak denildi. Muhsin Batur ihtilal sonrası Başbakan olacaktı. Gürler ise Cumhurbaşkanı olacaktı. İhtilal sonrasında görev yapacak kabinenin isimleri okundu. Gürler, okunan isimlerden bazılarını onaylıyor, bazılarını da reddediyordu. Sonuç olarak Gürler ayağa kalktı. Bu iş bu gün yapılamaz dedi ve dışarı çıktı. Muhsin Batur, oldukça sert bir şekilde ayağa kalktı. Gürler’i uğurladı. O gün herhangi bir darbe yapılamadı. Muhtıra verilme fikri, konuşulmamıştı. Gürler vazgeçmişe benziyordu. Darbe yapmak istemediğini söylemesinin ardından, muhtıra teklifi yapılmamış ve gitmesine izin verilmişti. Gürler, gitmişti. Asker, darbe dosyalarıyla donakalmıştı.

Muhsin Batur, ilerleyen yıllarda bu toplantı hakkında şöyle söyleyecekti; ‘’O gün darbe veya muhtıra vermek için bir araya gelmedik. O gün oraya gelmemizin yegâne sebebi, darbeci veya muhtıra yanlısı subayları, fikirlerinden vazgeçirmekti.’’ Bu sözler ne ölçüde doğrudur, bu gün hala bilinmemektedir.

Bu toplantıdan sonra, Emin Değer bir telefon alır. Arayan kişi cuntacı bir binbaşıdır. Emin Değer’e şunu söyler; ‘’DEV-KUR devrede’’Emin Değer telefonu kapatır. DEV-KUR: Devleti Kurtarma Planı’dır. NATO tarafından hazırlanan bir plandır. Tatbik edilme safhası, ülkenin kurtuluşunun olmadığını düşündükleri anlardır. NATO üyesi her ülke için birer tane DEV-KUR Planı hazırlanır ve bekletilir. Bunu sağlayan kişi, Faruk Gürler’den başkası değildi.

Muhtıra İçin Son 48 Saat

Muhtıra için 48 saat kalmıştı. Bu muhtıra, peşinden idamları getirecekti. Ancak muhtıra, başka şeyleri de sağlayacaktı. Verilen muhtıra ile birlikte ordu içerisindeki komutanlarda silinip gidecekti. İlk darbeyi Gürler atmıştı. Cuntacı askerlerden kurtulmak için DEV-KUR Planını devreye sokmuştu. Sıra karşı darbedeydi. Muhtıra için geri sayım başlarken, gazeteler, darbe ve muhtıra haberleri ile dolup taşmıştı. Cüneyt Arcayürek ismindeki gazeteci, ordunun hükümete bir muhtıra vereceğini köşesinde yazmıştı. Darbe fikrinden uzaklaşan komutanların, darbe yerine muhtıra yolunu tercih edeceğini söylemekteydi.

Demirel Başbakanlık binasındaydı. Birkaç yüz metre ilerisindeki bir kurumda, hükümetini devirecek muhtıra hazırlanıyordu. Ancak Demirel hiçbir şey yapamıyor. Muhtıra için geri sayıyordu.

Muhtıra haberleri kulaktan kulağa yayılarak Demirel’e kadar gelmişti. Demirel dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’yu çağırdı. Köşke çıkmasını istedi. Sunay ile görüşen Fuat Doğu, herhangi bir hareket haberinin olmadığını söyledi. Demirel, bunun bir aldatmaca olduğunu düşündü. Gazeteci Cüneyt Arcayürek’i yanına çağırdı. Bir takım sorular sordu. Muhtıra haberinin bilgisini nerden aldığını, MİT’in muhtıra hakkında hiçbir şey bilmediğini söyledi. Arcayürek, sizi kandırıyorlar Başbakanım, ya darbe ya da muhtıra gerçekleşecek dedi.

Muhtıra, Demirel’in odasında tartışıla dursun, muhtıra için toplanan bir diğer ekip ise Genel Kurmaydaydı. Süleyman Demirel Hükümetini devirmek için bir araya gelen 26 komutan arasında oldukça tanıdık isimler vardı. Kenan Evren, Bülent Ulusu, Ali Fethi Esener gibi, sonradan ismini sıkça duyacağımız isimler bir araya geldi. Batur ve Gürler’de bu ekibin içerisindeydi. Tağmaç, toplantıyı açtı ve konuştu. ‘’Durum iyi değil. Bir şekilde müdahale etmemizi istiyorlar. Orduyu kışkırtmak için uğraşıyorlar.’’ Dedi. Bir orgeneral hariç, orada bulunan komutanların tamamı, müdahale etme taraftarıydı. Müdahale edilemeyecekse bile muhtıra verilmeliydi.

Altı saat süren toplantı bittiğinde kafalarda hiçbir problem kalmamıştı. Tağmaç, muhtıra verilmesinden yanaydı. Ordunun geri kalan komutanları ise, tam bir müdahaleden yanaydı. Dört komutan bir araya gelerek, Demirel’i nasıl devireceklerini konuşacaklardı.

11 Mart

11 Mart 1971’de saat 17.30’da, bir gün sonra muhtıra verecek dört general bir araya geldi. Tağmaç muhtıra taraftarıydı. Batur tam müdahale veya yarı bir müdahaleden yanaydı. Tağmaç daha fazla ısrarlara dayanamadı. Yarı müdahale konusunda anlaşıldı. Aslında yarı müdahale de bir nevi muhtıra idi. Tağmaç, muhtıra vermeden evvel, Cevdet Sunay’ında fikrinin alınmasını istedi. Dönemin MİT müsteşarı Fuat Doğu’yu evine çağırdı. Kendisine darbe planlarını anlattı. Fuat Doğu’yu elçi olarak Sunay’a yolladı.

Sunay ile Doğu, görüştüler. Doğu, yarın bir müdahale olacağını söyledi. Sunay herhangi bir şey söylemedi. Sadece Doğu’ya teşekkür etmekle yetindi.

Doğu, evine gitti. İçinde bir his vardı. MİT Müsteşarı olduğu için, hiyerarşik olarak Başbakan’a bağlıydı. Darbe veya muhtıra planını Demirel’e söylemeli miydi? Bunun için düşündü. Sonuç olarak söylemedi. Doğu, aldığı bu kararı şöyle savunmaktadır; ‘’Gelecek olan şey bir muhtıra idi. Bunu Demirel’e söylemem durumunda, bir mukavemet gösterme durumu olabilirdi. Bu da gelecek olan muhtıra hamlesini, darbeye dönüştürebilirdi. Kanlı bir darbenin ardından, Demirel’in başına gelecekler, Menderes’in başına gelenlerden daha kötü olacaktı. Bu nedenle bu kararı aldım. Kararı aldığım için de oldukça rahatım.’’

Bu kararı uygulayan Fuat Doğu, muhtıra fikrine göz yummuştu. Muhtıra fikrinin, darbeden daha iyi olacağını düşünen Doğu, bir sonraki gün, verilecek muhtıra mektubunun haberini saklamıştı.

MUHTIRA

12 Mart 1971’de Saat 09.00’da bir telefon çaldı. Telefonu açan kişi Fuat Doğu, arayan ise Cevdet Sunay’dı. Sunay, Doğu’ya, ‘’Demirel’e çekilmesini ve darbe olacağını, muhtıra metninin yazıldığını söyle.’’ Dedi. Bu haberin ardından Doğu, Demirel’i aradı. Sunay’ın mesajını iletti. Demirel, çekilmem dedi. Cumhurbaşkanlığını aradı. Ancak telefonları açan yoktu.

Hemen Başbakanlığa doğru yola çıktı. O anlarda, Genel Kurmay karışıktı. Muhtıra metni yazılmıştı. İki sayfa olan muhtıra metni oldukça uzun gelmişti. Bu nedenle birkaç ufak çıkarmalarla, muhtıra metni kısaltılmıştı.

Muhtıra metni, Genel Kurmay Başkanlığı’ndan çıktığında, Demirel, Sunay’a ulaşmaya çalışıyordu. Sonunda Sunay’a ulaşıldı. Sunay bir iki cümle söyledi. ‘’Yapacak bir şey yok. Beni de aştılar.’’ Telefon kapandı.

TRT, muhtıra verileceği haberini almıştı. Muhtıra metni TRT binasına ulaştırıldı. Nöbetçi Spiker Çetin Çeki saat 13.00’da muhtıra metnini okudu.

Muhtıra metninde yer alan üçüncü madde en önemli maddeydi. Demirel’in görevinden vazgeçmemesi halinde, ordu muhtıra metnini parçalayacak, darbe yapılacaktı. Demirel, kabineyi topladı ve soruyu sordu. ‘’Şimdi ne yapacağız?’’

Saat 15.00’da muhtıra metni mecliste okundu. Meclis, muhtıra metnini okumasıyla kaybettiğini duyurmuştu. İki saat sonra Demirel istifa etmişti. Hükümet devrilmişti. Demirel Başbakanlıktan çıktı. Arabasına atladı ve Güneş Sokakta bulunan evine doğru hareket etti.

Muhtıra Sonrası

Muhtıra

13 Mart Yeni Türkiye’nin ilk günüydü. Demirel destekçisi tüm gazeteciler, bir anda ordu tarafına geçmiş ve muhtıra veren generalleri övmeye başlamıştı. Sol öğrenci grupları için bayram havası vardı. Solcu komutanların muhtıra verdiklerini düşünüyorlar, muhtıra veren generallere alkış tutuyorlardı. Herkes İnönü’nün ne söyleyeceğini bekliyordu. Muhtıra verildikten üç gün sonra meclis kürsüsüne çıkan İnönü, muhtıra karşıtı bir konuşma yaptı. Ankara bu konuşma ile birlikte sallanmıştı. Muhtıra veren generaller şaşkındı. İnönü muhtıra verenlere karşıydı.

Tağmaç, söylenenleri duyar duymaz bir mektup yazdı. Eski bir asker olan CHP’li vekillerden birini çağırdı ve mektubu İnönü’ye vermesini söyledi. Mektupta kabaca şunlar yazıyordu. ‘’Biz 12 Martta muhtıra vermeseydik, 9 Martta katı subaylar, yönetime tamamen el koyacaktı. Biz şu an o subayları tasfiye aşamasındayız. Aman Paşa, şimdilik sessiz olun.’’ Bu mektup, İnönü’nün şahsına verilen bir muhtıra idi.

İnönü, güvenilir bir Başbakan bulmaları ve meclise dokunmamaları karşılığında sessiz kalacağını söyledi. İlerleyen günlerde, 9 Martta darbe yapacak veya muhtıra verecek isimler tasfiye edildi. Henüz bir Başbakan seçilmediği için, imzalayan kişi muhtıra ile istifa ettirilen Demirel oldu. Kendi iktidarını yıkmaya çalışanları, imzasıyla kovuyordu.

İnönü, muhtıra verenlerin yanındaydı. 16 Mart günü bir gelişme yaşandı. Deniz Gezmiş Sivas’ın Sarkışla ilçesinde yakalandı.

Daha sonrasında yeni bir Başbakan bulundu. Nihat Erim yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Atamasını yapan kişi Memduh Tağmaç’tı. Muhtıra metninin altında imzası olan diğer üç generale haber vermeden yaptığı bu atama, diğer generalleri kızdırmıştı. Muhtıra bölünüyordu.

Muhtıra

Nihat Erim her partiden destek istedi. Demirel dâhil herkes kabul etti. Ancak Nihat Erim, Ecevit ile anlaşamıyordu. Ecevit, bu anlaşmazlığın çözüme kavuşması için istifa etti. En azından kendi söylemi bu şekildeydi.

Ecevit, istifasını İnönü’ye danışmadan yapmıştı. İstifadan bir gün sonra, İnönü’yü ziyaret etmek için, Pembe Köşk’e gitti. Pembe Köşk İnönü’nün eviydi. Ecevit, İnönü’ye istifa sebebini açıkladı. İnönü, tek bir cümle kurdu. ‘’Yazık ettin.’’ Dedi. Bu cümleyi duyan Ecevit, ‘’Siz bırakmadığınız müddetçe, yazık olmayacaktır.’’ Dedi.

Erim Hükümeti Kuruyor

Muhtıra mektubu iki hafta önce verilmişti. Nihat Erim, yeni hükümeti kurmuştu. Kabine de ilk kez kadın bir bakan vardı. Erim ilk konuşmasını yaptı. Konuşmasında her konu hakkında yeni reformlar yapacağını söyledi. Konuşmasını bitirdiğinde rekor bir oy alarak Başbakan olmuştu. Erim hükümeti, muhtıra sayesinde yasallaşmıştı.

Erim hükümetinin aldığı ilk iki karar, muhtıra sonrasında yaşanacakların rengini belli etmeye yeterliydi. İlk karar şuydu; Genel Kurmay Başkanının makam arabası sınıf atlamıştı. Devlet teamülleri gereği olması gereken yerden daha üst rütbeye taşınmış ve Başbakan’dan üstün hale getirilmişti. İkinci kural ise, Amerika’nın yıllardır istediği ‘’Afyon Ekim Yasağını’’yasal hale getirmesiydi.

Bu kararların alınmasının ardından, sol gruplar sokağa döküldü. Muhtıra için alkış tutanların tamamı sokaklara dökülmüş, muhtıra kararını protesto ediyordu. Her yerde bombalar patlıyor, zengin iş adamlarının çocukları kaçırılıyordu. Bir generalin evine bomba atılmasının ardından Erim bir konuşma yaptı. Radyoda yayınlanan konuşmasında ‘’Tedbirler Balyoz Gibi Kafalarına İnecektir.’’ Sözlerini söyledi. Muhtıra giderek sertleşen bir askeri yönetim oluşturuyordu.

Yaşanan olayların ardından ‘’MİT Raporu’’ hazırlandı. Olayların varacağı nokta kestirilemiyordu. MİT, derhal sıkıyönetim ilan edilmeli diyordu. Erim kabinesi, muhtıra sayesinde yönetime geldikten bir ay sonra pasif hale getirilmiş, ülke yönetimini Cevdet Sunay ve Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç almıştı. 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti. Muhtıra, darbeye dönüşmeye başlamıştı.

Sıkıyönetim ilan edildikten sonra, sağ ve sol gruplardan belirli isimler hakkında arama kararı çıkarıldı. Dev Genç ve Ülkü Ocakları kapatıldı. Akşam ve Cumhuriyet gazetelerine kilit vuruldu. Çetin Altan gibi gazeteciler gözaltına alındı. Daha sonra Anayasa’nın kırk maddesi değiştirildi. Değiştirilen maddeler, grev, basın, TRT, öğrenci örgütlerine verilen hakları barındırıyordu. Asker postalı, herkesin kafasındaydı. Muhtıra, muhtıra olmaktan çıkmıştı.

Konsolos Elrom

Muhtıra

Muhtıra metni bir ay önce verilmişti.

Mayıs’ın ortalarına gelindiğinde, Türkiye gündemine bomba gibi düşen bir gelişme yaşandı. Muhtıra metnine karşı olmak ve muhtıra sonrası gözaltına alınan Deniz Gezmiş gibi isimleri kurtarmak için, İsrail Konsolosu kaçırılmıştı. Kaçıran örgüt bir not bırakmış ve cezaevlerinde olan tüm solcuların serbest bırakılmasını istemişti. Örgütün adı Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi… Yani THKP-C… Bu olayın ardından 300’den fazla insan tutuklandı. Balyoz Harekâtı başlamıştı. Gazeteciler, yazarlar, öğrenciler, birer ikişer gözaltına alınıyordu.

Bu olayların arkasında Faik Türün adında bir general vardı. Türün, İstanbul Sıkıyönetim komutanıydı. Oldukça sert bir adamdı. Verilen muhtıra sonrası, yönetime resmen el koymuştu. Karşısında durabilecek hiçbir asker bulunmuyordu. Türün, Yaşar Kemal,Behice Boran, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi isimlerin tutuklama emrini verdi.

THKP-C’nin verdiği süre dolmuştu. Türün, sokağa çıkma yasağı ilan etti. İstanbul’daki her eve girilecek ve Konsolos aranacaktı. Her yer, aranan isimlerin listesiyle dolup taşmıştı. 23 Mayıs günü, kaçırılan Konsolos Elrom, Nişantaşı’nda bir daire de bulundu. Ağzı bantla kapatılmış ve şakağına üç kurşun sıkılmıştı. Bu gelişme, gergin ortamı iyice patlamaya hazır bomba haline getirdi. Muhtıra, bomba haline gelmişti.

Muhtıra

İnsan avı başlamıştı. Hüseyin Cevahir ve Mahir Çayan –THKP-C Liderleri-, Kartal’da bir evde sıkışmıştı. 14 yaşında küçük bir kız olan Sibel Erkan’ı rehin olarak almışlardı. Ev kuşatıldı. İki gün süren pazarlık sonuç vermemişti. Canlı yayında bir çatışma çıkmıştı. Bütün dünya bu anları izliyordu. Hüseyin Cevahir öldürülmüştü. Mahir Çayan ağır yaralanmıştı. Sibel, kurtarılmıştı.

Sıkıyönetim mahkemeleri kurulmaya başlandı. Haziran ayında yargılamalar başlamıştı. On binden fazla insan yargılanıyordu. Her biri farklı davalardan içeri giren bu insanlar, oldukça uzun bir süreç içerisinde yargılandılar.

Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı THKP-C örgütü davasında yargılandı. İdamları isteniyordu. TİP ve TKP yöneticileri de yargılananlar arasındaydı.

Behice Boran ve Necmettin Erbakan gibi isimlerin partileri kapatıldı.

Dava

Temmuz ayında ise Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davaları yapılıyordu. Herkesin gözü bu davadaydı. Ali Elverdi yönetimindeki mahkeme salonuna getirilen Gezmiş, örgüt lideri olarak yargılanacaktı. Ancak mahkeme salonuna giren Gezmiş ve arkadaşları slogan atmaya başladı. Askerler tarafından darp edilen Gezmiş ve arkadaşları, hırpalanarak oturtuldu. Anayasayı değiştirmek veya silah zoruyla ortadan kaldırmak suçlarından dolayı, Gezmiş ve arkadaşlarının idamı isteniyordu.

Üç ay süren mahkemenin sonunda 18 kişinin idam kararı çıktı. Ancak daha sonraları bu 18 sayısı 3 kişiye inecek, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan asılacaktı.

Aralık ayında, bir AP’linin Başbakan Yardımcısı olması bardağı taşırmış ve kabineden istifalar peşi sıra gelmişti. 11 bakan istifa etmişti. Kendilerini reformist olarak tanımlayan bu 11 bakanın istifası, Erim hükümetini sarsmıştı.

24 Ocak 1972’de Gezmiş ve arkadaşlarının idam dosyaları meclise gelmişti. Dosyaların meclise gelmesinin ardından, aileler İnönü’ye koştu. İdamları durdurmasını istediler. İnönü harekete geçti ve görüşmelerde idam cezalarına karşı olduğunu söyledi. Ancak karşısında bulduğu isim Süleyman Demirel’di. AP lideri idamları savundu.

Erim hükümetinin ısrarlarıyla birlikte, idam kararları meclisten geçti. İnönü oylamaya katılmadı ve meclisi terk etti. Demirel, Bozbeyli, Erim idamlara evet dedi. Ecevit, hayır yönünde oy kullandı.

Kızıldere

Muhtıra

Bu dönemlerde bazı gelişmeler yaşandı. Bu gelişmelerden birisi, Mahir Çayan’ın hapishaneden firar etmesiydi. Çayan, Ulaş Bardakçı ile birlikte firar etmişti. Birkaç ay sonra yapılan operasyonlarda Bardakçı öldürüldü. Çayan, arkadaşının öldürülme haberini alınca, kırlara çekilmeye karar verdi. Ünye’de bulunan Radar Üssünde çalışan ikisi İngiliz biri Kanadalı üç teknisyeni kaçırdı. Gezmiş ve arkadaşlarının idamları durdurulmazsa, bu üç teknisyenin öldürüleceğine dair bir de not bıraktılar.

Ülke ayağa kalkmış, binlerce polis ve asker, Çayan ve yanındakilerin peşine düşmüştü. 30 Mart günü Kızıldere köyü sarıldı. İzleri bulunmuştu. Çayan ve yanındakiler, köyü saran asker ve polislerle çatışmaya başladılar. El bombaları patlamaya başlamış, silahlar ateş almıştı. Sığındıkları evden ateş ediyor, cevap karşı ateşle geliyordu. On kişilik THKP-C lider kadrosunun tamamı ölmüştü. Ölmeden önce, üç teknisyen, Çayan ve yanındakiler tarafından vurulmuştu. Evden sağ çıkan tek isim Ertuğrul Kürkçü’ydü.

İdam

Muhtıra

Geriye sadece Gezmiş ve arkadaşlarının idamı kalmıştı. Ankara’da bulunan Cezaevinde idam sehpaları kurulmuştu. İdam kararları yeniden gözden geçirildi ve meclis, idam kararlarını yeniden onadı. İnönü, son kez Yargıtay’a gidip, kararı tamamen bozmak için başvuru yapacağı sırada, bir uçağın kaçırıldığı ve idamlar durmazsa uçağın patlatılacağı haberi geldi. Uçakta İnönü’nün oğlu Ömer’de vardı. Ancak uçağı kaçıranlar, çok geçmeden teslim oldu.

Ankara Kapalı Cezaevinde idam sehpaları kuruldu. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan geceydi. İnfaz vakti gelmişti. Gece yarısı kapılar açıldı. Gezmiş ve arkadaşlarının ayakları ve elleri bağlandı. Son mektupları yazıldı. Deniz Gezmiş, Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istediğini yazdırdı. Taylan Özgür, 68 olaylarında ilk öldürülen kişiydi. Faili hala bulunamamıştır. Deniz Gezmiş’in en yakın arkadaşıydı.

Hüseyin ve Yusuf’ta mektuplarını yazdırdı. Son sigaralar içildi. Üçü son bir kez görüştü. Sehpalara çıkıldı. Son konuşmalar yapıldı. Tabureler, bazılarının ayaklarının altından çekildi. Bazıları da kendi taburesine vurarak, kendi idamlarını gerçekleştirdi. Gezmiş ve arkadaşları ölmüştü.

Birkaç yıl sonra, muhtıra verenlerin gidişatı değişecekti.  Muhtıra verenlerden bazıları ölecek, bazıları istedikleri makamlara ulaşacaktı. Demirel 12 Martta verilen muhtıra ile devrilmiş. Muhtıra sonrası köşesine çekilmişti. 4 yıl sonra yeniden dönmüş ve iktidar olmuştu.

Son Söz

Muhtıra belirli amaçlar doğrultusunda yapılmıştı. Ancak her siyasi olay gibi, muhtıra da bir aldatmacadan ibaretti.

Büyük güçler bazen demokrasiyle, bazen muhtıra ile bazen de darbe ile istediklerini almışlardı. Yaşanan her olay, halkı dizginlemek ve kontrol altında tutmak için yapılmıştı. Her insan sömürülmeliydi. Oylar önemsizdi. Verilen hiçbir oy değerli değildi. Sömürmek adına her şey yapıldı.

Muhtıra bir tank paleti oldu ve insanları bu paletin altında ezdi. Bunca şey yaşadıktan sonra ne oldu? Kazanan kimdi? Ölenler belliydi. Ama ne için ölmüşlerdi? Sömürenlerin oluşturduğu ideolojiler sayesinde ölenler, ne kazanmış veya kazandırmıştı?        Muhtıra vermek neye yaradı?  İnsanları sömürmek için, bu kadar kan dökmeye değer miydi?

İdam sehpalarında asılanlar, ilerleyen yıllarda belirli ideolojilerin posterliğini yapacaktı. Yığınları kandırmak bu kadar basitti.

Kaynakça;

Talat Aydemir, Hatıratım

Celal Bayar, Kayseri Cezaevi Günlüğü

Banu Avar, Çeşitli Söyleşileri ve Belgeselleri

Tuncay Özkan, MİT’in Gizli Tarihi

Erol Mütercimler, Çeşitli Söyleşileri

Mehmet Ali Birand, 12 Mart Belgeseli

Etiketler

wllux

Yeterli zamanım yok deme. Pasteur, Michelangelo, Leonardo da Vinci’nin de günleri 24 saatti.

4 Yorum

  1. zor dönemler hatırlamayacak kadar küçüktüm ama o dönemde kilerin en sevdiğim yanı sağ sol ya da ne düşünüyorsa düşünsün, düşünüyorlardı. düşünmeyi biliyor olmalarıydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı