Karma

Engizisyon Mahkemeleri ve Avrupa Medeniyeti

Engizisyon, devletin sert ve acımasız yönünü temsil eder. Dünya, yaşanan her yüzyılda birbirinden farklı savaşlar, katliamlar, göçler, dağılmalar ve bir araya gelmeler gördü. Yapılan her şey birileri tarafından not alındı. Kayıt altına alınan bu bilgiler, vakti zamanı geldiğinde ortaya çıkarılmak üzere bekletildi. Bu gün sizlerle birlikte, tarihin karanlık dönemlerine yolculuklar yapacak, Engizisyon nedir? Ne gibi şeyler yapmıştır? Minvalindeki soruların cevaplarını aramaya ve bulmaya gayret edeceğiz.

Engizisyon, Katolik Kilisesi tarafından kurulan bir sistemdir. Bu sistem, bir yargısistemidir. Kilise’nin koymuş olduğu kuralları çiğneyenler, bu yasalara aykırı fikirleri düşünen ve bu düşünceleri dile dökenler bu mahkemelerde yargılanır ve çok ağır şekillerde cezalandırılırdı. Amacımız sizlerle birlikte Orta Çağ Avrupa’sına bir yolculuk yapmak, yapılan bu katliam ve işkenceleri, dilimizin döndüğü düzeyde anlatmaktır.

Başlıyoruz.

Engizisyon Mahkemelerine ilk olarak 13. Yüzyılın başlarında rastlamaktayız. Mahkemelerin kuruluşunun asıl amacı, hata yapan rahiplerin yargılanarak gerekli cezaların verilmesiyken, zamanla bu kurum, insanları kâfir ilan etmeye ve öldürmeye başlayacaktır. İlerleyen zamanlarda Avrupa’da birçok ülkede kurulmaya başlayacak ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olacaktır.

I.Fransa’da Engizisyon

14 yüzyılda Fransa’da bir kral, tahta geçti. Bu kral Fransa’nın daha çok büyümesini, Fransa’nın, dünya siyasetinde önemli bir yere sahip olmasını istemekteydi. Bu istek birçok yönetici de mevcuttur. Devletlerin başına gelen yöneticilerin tek bir amacı vardır. Daha çok toprak, daha çok itibar, daha çok yönetme hakkı. Bu gibi şeyleri istemeye başlayan her kral gibi IV. Philip’te bu isteklerle yanıp tutuşmaktaydı.

Katolik bir adam olan Philip, öncelikli iş olarak kiliseyi kontrol altına almak niyetindeydi. Çıkardığı belirli kanunlar yoluyla, ruhban sınıfına mensup olan insanlardan, daha önce alınmamış vergiler almaya başladı. Bu alınan vergilerden dolayı kilise ile arası bozuldu. Dönemin Papa’sı ‘’Vergi veren tiz vaküt aforoz edüle’’ diyerekten ortalığı ayağa kaldırır. Philip’te, kanı kaynayan bir arkadaş olması hasebiyle, ‘’Şehirden altın çıkaran, gümüş çıkaran, karşısında beni bulur’’ diyerekten karşılık verir. Bu karşılıkla birlikte, şehirden altın ve gümüş çıkarılamaz. Papa zor durumda kalır. Bu ve bunun gibi birkaç olaydan sonra, kilise Philip’in kontrolü altına girer.

Philip, kilise ve toplum üzerinde sağladığı tahakkümün ardından, gözünü başka toplulukların yaşadığı topraklara diker. Öncelikli olarak bir Haçlı Seferi emri çıkarır. Katı bir inanca sahip olmasından dolayı, kâfirlikle suçladığı insanların üzerine yürümek, bu insanlara ait bütün zenginliklere el koymak maksadıyla harekete geçer.

Carcassone Kalesi

O dönem, Fransa’da Carcassonne adında bir kale şehri vardır. Bu yeri almadan önce, çevrede bulunan köylere saldırılar yapılır. Bu köylerde yaşayan insanlar Katolik olmalarına rağmen, farklı inançlara sahiplerdir. Bu sahip oldukları inançlar, Philip’in inandığı Katolik inancına aykırıdır. Köyler bu nedenle basılır. Yakalanan insanlar ‘’kâfirlik’’ ile suçlanır. Bir yargılama süreci başlar. Süreç dediğimize bakmayın, göstermelik bir iki sorudan bahsediyoruz. Bu sorgulama esnasında yapılanlar tamamıyla insanlık dışıdır. Farklı şeylere inandıkları için, iki yüz insan, acımasızca öldürülür. Öldürülmeden önce çok ciddi işkencelere maruz kalırlar.

Öldürülen insanların malları, toprakları ve geride kalan hayvanlarının tamamına el konulur.Carcassonne şehrinde yaşayan insanların, çevrelerinde olup bitenden haberleri yoktur. Daha sonra bu şehre saldırılar yapılacak, insanlar kâfir oldukları gerekçeleri ile çevredeki köylerde olanların tamamını yaşayacaklar ve bu onların öldürülmesine sebep olacaktır.

Ölümlerin şekilleri değişiklik göstermekteydi. En yaygın olan cezalar; yakma, asma, boynun vurulması şeklindeydi. İnsanlar, kâfir olduklarını söylemeye zorlanıyordu. Ortaçağ Avrupa’sında yaşayan insanların sahip oldukları tek değer, inançlarıydı. Bu inançlarına sahip çıkmak isteyen insanlar, kâfir olmadıklarını söylüyor ve bu nedenle öldürülüyordu.

Buralarda yapılan saldırılardan sonra, Montsegür denilen yere –ki burası dik bir yamacın üzerine kurulu bir kaledir. O nedenle düzenlenen saldırılarda zapt edilmesi güçtür.- saldırırlar. Bu saldırılarda çok değişik bir şey yaşanır. Halk bir meydanda toplatılır. Kendilerine bir seçenek sunulur. Kâfir olduklarını söylemeleri karşılığında serbest kalacaklarını ve kilise tarafından affedilecekleri söylenir. Halkın büyük çoğunluğu bu teklifi reddeder. Çünkü inançlarına oldukça bağlı bir halktır. Bu teklifi reddettiklerinden ötürü ölüme mahkûm edilirler. Ölüme mahkûm edilenler için dev çukurlar kazılır. Bu çukurların yanlarında teşhir direkleri vardır. Çukurun içi büyük odun parçalarıyla doldurulur. Bu odunlar ateşe verilir.

Yargılanmalar

Kâfir olmakla suçlananlar bu çukurlara atılarak yakılır. Halkın ileri gelenleri teşhir direklerine bağlanır. Büyük işkenceler görürler ve kâfir olduklarını söylemeleri diretilir. Bu işkencelerin ardından –ki çok büyük bir acıyı içinde barındıran, organ kesme, göz oyma, dağlama gibi işkenceler içerir- insanlar yakılarak öldürülür. Bu saldırıyla beraber, Güney Fransa tamamen kontrol altına alınır. Saldırıların sonucunda tam 50.000 insan öldürülmüştür.

Engizisyon mahkemelerinin verdiği görevleri yapan insanlara ‘’Engizitör’’ denirdi. Bu insanlar kilise adına hareket eder, diğer insanları sorgular ve gerekli cezayı insanlara verirdi. Bu yapının işleyiş sistemi şu şekildeydi. Mahkemeye çıkarılan insanlar hakkında herhangi bir kanıt varsa karar hemen verilirdi. Bu kararların ölüm olma ihtimali oldukça yüksekti. Sanık olarak getirilen kişi hakkında herhangi bir somut delil yok ise, karar verilene kadar hapis uygulaması vardı.

Bu uygulama ‘’yat ve cezanı bekle’’ şeklinde değildi. ‘’Söyle ve kurtul’’ şeklinde bir ceza idi. İnsanlar bu aşamada ciddi sorgulamalardan geçiyordu. İşkenceye uğruyordu. Kemikleri kırılana kadar sert darbeler vurulur, vücudun hassas olan bölgeleri dağlanırdı. Kişinin bir şeyleri itiraf etmesi, mahkemeye gönderilmesi için yeterli bir sebepti. Bu mahkeme bir karar alır ve o karar uygulanırdı.

Şövalyeler

Philip, mevcut durumdan oldukça memnundu. Ancak yönettiği ülkenin ciddi ekonomik problemleri vardı. Bu ekonomik durum o kadar vahim bir haldeydi ki, devlet, özel kişilerden borç almaya bile başlamıştı. Bu insanlar ‘’ Tapınak Şövalyeleri’’olarak bilinen insanlardı. Bu arkadaşlar mevcut durumlarının Avrupa’da değil, Kıbrıs’ta iyi olacaklarını düşünüp, vakti zamanında göç etmişlerdir. Aldıkları bu karar sayesinde ciddi bir zenginlik kazanmışlar, ülkelerinin yönetimleri hakkında söz sahibi olmaya başlamışlardır.

Ellerindeki parayı kullanarak Vatikan’da ciddi bir otorite kurmaya çalışmaları da bu döneme denk gelmektedir. Dönemin ünlü ‘’Tapınak Şövalyesi Üstadı’’ Papa ve Kral Philip’in daveti ile Fransa’ya gelirler. Bu şövalyelerin lideri, tarihin görmüş olduğu en karanlık ve sır dolu adamlarından biri olan Jacques De Molay adında bir zatı muhteremdir. Molay o kadar zengin bir adamdır ki, Fransa dâhil birçok Avrupa ülkesine borç vermiştir. Bu borçlar karşılığında faaliyet yürütme iznine sahiptir. Davet üzerine Fransa’ya geldikten sonra işler ciddi şekilde karışmaya başlar.

Molay ve taifesi yaşamlarına devam ederler. Philip’in amacı, ellerindeki tüm zenginliği ellerinden almaktır.  Bunun için bir plan kurar. Tapınak Şövalyelerinin yaptığı belirli gizli törenler vardır. Bu törenler genel itibari ile Pagan kültüründen izler taşır. Haça hakaret eden ayinlerdir. Ters haç yapmak, haçın üzerine dışkı koymak, kadehlerin içine hayvan kanı koyarak yaptıkları çeşitli adetlerdir. Philip bu törenleri yapmalarına izin vermiş olmasına rağmen birden aldığı bu karardan vazgeçer. Molay’in yakalanmasını emreder. Bu emirle birlikte Tapınak Şövalyeleri ciddi bir darbe alır.

Molay, sorgusunda suçlamaları reddeder. Haça tükürmediğini, Baphomet dedikleri ilaha tapmadığını, sapkın inançlara sahip olmadığını söyler. Sorgu devam ederken, ülkeden onlarca at arabası çıkar. Bu arabaların içleri samanla doludur denilse de, kaçırılan şeylerin şövalyelere ait olan altınlar olduğu daha sonraları ortaya çıkmıştır. Bu gelişmenin ardından mıdır bilinmez, Molay çıkarıldığı ikinci mahkemede, kendisine yöneltilen tüm suçları kabul etmiştir. Öyle ki, yaptım kardeşim minvalinde sözler eder. Mahkemeye ana avrat sövmek suretiyle cezasına rıza gösterir. Dönemin Papa’sı ve Philip’i lanetlediğini söyler.

Fransız İhtilali’ne Uzanan Süreç

Gelen rivayetlere bakıldığı zaman Molay’in çarmıha gerildiği, çarmıhtan defalarca indirildiği, kendisine telden yapılma bir taç takıldığı ölmeden evvel Torino Kefeni’ne sarıldığı söylenir. Ancak olay günümüzde oldukça açık bir şekilde aydınlatılmıştır. Molay suçlamaları kabul etmesinin ardından yakılma cezasına çarptırılır. Bu ceza ile birlikte meydanlık bir alanda, halkın gözleri önünde yakılmak suretiyle öldürülmüştür. Ölümünün ardından çok ciddi bir mirasa el konulur.

Düşünün onlarca arabayla kaçırılan altınlar olmasına rağmen… Bu ölümün üzerinden bir yıl geçmeden Philip ve dönemin Papa’sı ölür. Bu da halk arasında Molay’in kutsal bir insan olduğuna dair olan inançların doğmasına sebep olur. Ölümünün ardından yüzyıllar geçer. Fransız İhtilali’ni bitiren olay XVI. Louis’in başının giyotinle kesilmesidir. Baş kesildikten sonra,  biri tarafından havaya kaldırılır. Molay’in intikamı alındı diye bağırılır.

Jeanne Dar’c

Jeanne Dar’c, kendisi seçilmiş bir kadın olduğuna inanan, Tanrı tarafından görevlendirildiğini söyleyen bir kadındır. Duyduğu garip seslerden ötürü toplum tarafından bir ‘’Azize’’olarak görülür. Philip’ten yüz yıl kadar sonra hayatı son bulur. Bir iki söz de onun için edelim ve Fransa konusunu kapatalım.

Fransa, İngiltere tarafından işgal edilir. Bu ablamızda, şövalye gibi giyinir, savaşa katılır ve İngilizlerin çok ağır yenilgiler almasını sağlar. Duyduğu seslerden aldığı direktiflerle birlikte hareket eden, bir krala taç giydirecek kadar güçlü olan bir kadındır. Bir rahip tarafından kıskanılır. Saf dışı bırakılmak istenir. Ancak toplumun gözünde bir azize olmasından mütevellit bir şey yapamamaktadır. O nedenle kadına iftira eder.

Der ki, Jeanne bir büyücüdür. Tabi, sanıyoruz ki dönemin katı inançlarından kaynaklanıyor olmalı ki, toplumdaki azize algısı bir anda yıkılır. ‘’Anam bu azize değil, büyücüymüş ya la’’ diyerek kadına verdikleri desteği çekerler. Engizisyon tarafından yargılanır. Erkek kıyafeti giydiği, gaipten sesler duyduğu için büyücülükle suçlanır. 1431 yılında yakılarak öldürülür. Aradan yüzyıllar geçer. 20.yüzyılda Papalık tarafından kutsanan Azizeler arasına dâhil edilir. Ne güzel İstanbul be…

II.İspanya’da Engizisyon

Geldik İspanya’ya… Papa IV. Sixtus diye bir adam vardı. Bu adam çok katı bir adam olmasının yanında, garip bir şekilde sanata da düşkün bir adammış. Öyle ki Sistine Şapeli’ne Michelangelo tarafından yapılan freskler bu papa döneminde yapılır. Bu Papa’nın başka türlü özellikleri de mevcut. Bu arkadaş, Türk ve Yahudi düşmanı bir adamdı. Öyle ki, hayat amacı bu olmuş durumdaydı. Yayınladığı fermanla birlikte bu insanları –özellikle Yahudileri- öldürmenin cennetten bir arsa almak kadar değerli olduğuna dair sözleri söyler. İnsanlar arasında ciddi bir Yahudi karşıtlığı başlar. Yahudilerin kâfir olduğuna inanmaya başlanır.

Toplum, Yahudileri dışlamaya başlar. Bu dönem içerisinde kurulacak olan Engizisyonların büyük çoğunluğu, Yahudiler için kurulur. İnsanlar bu mahkemelerde yargılanır ve öldürülür. Ferman ile birlikte toplumdan şunlar istenir. Kiliseye, Yahudi görürseniz bildirin. Bununla beraber birbirinden nefret eden insanlar, birbirlerini Yahudi diye ihbar etmeye başladı. İnsanların hangi dine inandıklarının bir önemi kalmadı. Sevdikleri kadınlar tarafından reddedilen erkekler, kadınları ihbar etmeye başladı. Arazi için kavga eden iki insan birbirini ihbar etmeye başladı. Aynı ev içerisinde yaşayan kardeşler dahi birbirlerini ihbar etmeye koyuldu.

Mahkemelerde yargılanan insanların sayıları o kadar fazlaydı ki, bunun için Engizisyon teşkilatı büyütüldü. Geniş bir hale gelen sistem, daha katı ve acımasız bir hale büründü. Halkın sözünün ciddi bir etkisi vardı. Yargılama esnasında suçsuz bulunan bir adam, topluluk önüne çıkarılırdı. Bu topluluk adamın affedildiğini duyduğunda sevinç çığlığı atarsa adam serbest bırakılıyordu. Eğer bu topluluk yargılanan insanın ölmesine dair haykırıyorsa, kişi oracıkta öldürülürdü.

İnfazlar Halkın Önünde Yapılıyor

Sixtus’un emirleri doğrultusunda genişletilen kadro ülkeyi gezmeye başlar. Öyle ki gezen her bir engizitörün yanında, yargılama ve sorgulama esnasında kullanacağı aletlerde bulunurdu. İşkence aletleriyle seyahat eden bir grup yetkili, diledikleri zaman, istedikleri köye girebiliyor, konaklıyor, ihbarları değerlendirip, yargılamaları yapıyorlar ve yollarına devam ediyorlardı.

Yargılanan insanlar toplu olarak öldürülürdü. Bu uygulamaya verilen isim ‘’İnanç Gösterileri’’ idi. Bu adı almasının sebebi şuydu; İnsanlar bir araya toplanırdı. Büyük kalabalıklar oluşturulurdu. Bu insanlar bir tiyatro oyunu izlermişçesine insanların ölümünü izlerdi. Ailecek izlemeye gittikleri bir tiyatro gibi… Bu gösteriler esnasında yan yana kazıklar çakılır, insanlar bu kazıklara bağlanırdı. Kazıkların etrafı odunlarla kapatılır, suçlu sayılan insan için af dilenir. Odunlar yakılırdı. Aynı anda yanan onlarca insanı izleyen kalabalık grup bağırarak ve haykırarak destek verir ve bu durumdan dolayı eğlenirdi.

Dünyanın en büyük infaz töreni

Madrid şehrinde yapıldı. İki yüz insan yan yana bağlanan kazıklarda yakıldı. Madrid şehrinin o güne kadar görmüş olduğu en büyük törendi bu. Yargılamalar yapılır, insanlar suçlarını ikrar ederse asılırlardı. Eğer kafir olduğunu yalanlarsa, acı verici olmasından dolayı yakılmak tercih edilirdi.

Farklı inançlara sahip oldukları için öldürülen yüzlerce, hatta binlerce insan… İspanya, Napolyon tarafından işgal edilene kadar, 32.000 insanı yakarak öldürdü. İspanya’ya yapılan bu vahşi ritüeller Papalık tarafından hiçbir zaman kabul edilmedi. Papalık bu durumu ispat etmek maksadıyla, bir dönem arşivlerini bütün dünyaya açtı. Ancak aksine dair kanıtların ortaya çıkmasıyla birlikte arşivler tekrar kapatıldı. Ortaya çıkarılan verilerden bazıları da, İngiltere ve İskoçya’ya dair bilgiler içermekteydi.

III. İngiltere ve İskoçya’da Engizisyon

Bu iki ülkeyi, tek başlık atlında toplamamızın nedeni tarihsel bakımdan birbirlerine yakın olmasından öte, iki ülkenin hanedan mensupları arasındaki akrabalık bağından kaynaklanmaktadır.

VIII. Henry, bildiğin İngiliz Kralı olmuş vakti zamanında. Bu arkadaş, hanedanın ikinci veliaht prensi, ancak ağabeyi bir hastalık sonucu ölünce, birinci veliaht kadrosu boşa çıkıyor. Bu da şark hizmeti yapmaksızın, atanarak kral oluyor. Bu arkadaşın çeşitli istekleri mevcuttur. Öncelikle diğer krallara göre biraz farklı bir kafa yapısına sahip. Amacı İngiltere’ye farklı bir yön vermektir. Bu arkadaş, bir kadınla evleniyor. Kadının adı Aragonlu Catherine  bu kadın Aragon Kralı Fernando’nun kızıdır. Henry’nin istediği tek şey, tahtını bırakacağı bir erkek evlattır.

Ancak Catherine ile yapmış olduğu evlilikten, erkek çocuğu olmaz. Sonra Henry düşünür. Bakar ki, Katolik Kilisesi’nin itikadına göre, kralların iki kere evlenmesi doğru değildir. Görevli olan Papa yetkilisi Kardinalde kendisini boşamak istememektedir. Boru mu evladım bu, Aragon Kralı bizi öper diyerek reddeder boşanma işini. Henry, ne içti de bu kafaya ulaştı bilinmez, o zaman kiliseyi lav ediyorum der. Katolik inancından çıkar.  Olay şu şekilde olur.

Yeni Kurallar

Henry, bir yasa çıkarır. Adına Reform Parlamentosu denilen kurulu toplar. Bu kurul ile birlikte yasalar çıkarır. Papalığa bağlı olan tüm görevlileri Vatikan’a yollar. İngiltere’ye girebilmeleri için vergi şartını yasaya koyar.

Kralın, Papalıktan izin alarak evlenmesine dair olan yasayı kaldırır.

İngiliz Kralı’nın Kilise’nin başı olduğuna dair yasayı kuruldan geçirir.

Thomas Cromwell’in kendisinden sonraki en yetkili kişi olduğunu söyler. Cromwell bir hukuk adamıdır. Reform Parlamentosunun başındaki adamdır. Henry’nin danışmanıdır. Fikir babası olarak da bilinir.

Henry, bu yasaları çıkarttıktan sonra, uğruna Papalıktan ayrıldığı, adına kilise yaptırdığı –ki daha sonra buranın adı Anglikan Kilisesi olacaktır-  Anne Boleyn ile evlendi. Bu kadınla evlendikten sonra Protestan olduğunu açıkladı. Protestan olduğunu açıkladıktan sonra meselelerin ardı arkası kesilmedi.

Protestanlığa geçtikten sonra, Protestanlığın resmi din olması kararlaştırıldı. Katolik olan bir ülkede böyle bir kararın alınmasının ardından devreye Engizisyon girdi. Henry’nin emri ile baskınlar yapıldı. Yeni dinin toplum tarafından benimsenmesi için baskıcı bir dönem başlatıldı. Artık insanlar Katolik olduğu için öldürülmeye başlanmıştı.

Göreve getirilen Engizisyon, acımasızca katliamlar yapmaya devam etti. Mahallelere baskınlar yapılıyor, insanların Katolik ayinlerini yapmalarına izin verilmiyordu. Bu ayinleri yapanlar asılıyor, yakılıyordu. Bir kargaşa ortamı oluşmuştu. İnsanlar ne yapacakları konusunda kararsızdı. İnançlı olanlar, dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek ölümü kabul ettiler. Kimileriyse ölmemek için dinlerini değiştirdiler.

Yeni Katliamlar

İhbar dönemi tekrar başlamıştı. İnsanlar evlerine gizli geçitler ve saklanma kabinleri yapmıştı. Henry’nin askerleri evi basarsa, evdeki Rahip, anında saklanıyordu. Bunun için şömineler kullanılıyordu. Gizli geçitler, şöminenin üzerine yapılıyordu. Şömineler yakılıyordu. Üst kısımda olan gizli bölmeye girecek olan kişi, girmeden önce elbisesini ıslatıyordu. Böylelikle yukarıdaki bölmeye çıkıp, askerler gidene kadar bekliyordu.

Askerler evleri didik didik arıyorlardı. Ancak gizli geçitleri bulamıyorlardı. Bu nedenle, baskın yapılan evdeki kişinin Katolik olup olmadığı anlaşılamıyordu. Bu gizli geçitler zengin ailelere ait evlerde bulunuyordu. Halkın büyük çoğunluğu bu geçitlere sahip olamadığından dolayı yakalanıyor, suçunu itiraf etmeleri durumunda falaka cezası alıyorlardı. Suçüstü yakalanan kimselerin, itiraf etmemeleri durumunda cezaları ölümdü.

Bu süreç, Henry ölünceye kadar devam etti. Henry’nin ölümünün ardından insanlar rahat bir nefes almıştı. Ancak yanılıyorlardı. Her şey daha yeni başlıyordu.

Henry’nin bir oğlu olmuştu. Üçüncü eşi olan Jane Seymour adlı kadından Edward adında bir oğlu oldu. Bu çocuğun özelliği Protestan kurallara göre doğan ilk hanedan üyesiydi. Henry ölünce yerine geçti. Tahta çıktığında dokuz yaşındaydı. Pek bir şey yapamadı. Sebebi de on beş yaşında ölmüş olmasıydı.

Neyse,

Edward’da ölünce, tahta çıkacak bir erkek evlat kalmadı. Bu kerteden sonra, yeni bir asır başladı denilebilir. Kraliçeler Dönemi diye adlandırmamız mümkündür.

Protestanlığın etkileri halk arasında yaygınlaşmıştı. Dokuz yaşında da olsa bir kral vardı tahtta. Bu kralda babasının izinden gitmek zorunda kaldı. Bunun sebebi, yanındaki danışmanlardı. Bu danışmanlar ne dediyse yaptı. Yönetimi alan danışmanlar, Protestanlık için çalışmalar yaptı. Binlerce insan Katolik olmalarından dolayı öldürüldü.

İnsanlar hakkındaki kararların tamamı artık Engizisyon tarafından veriliyordu. Bu kararlar sorgulanamazdı. Sorgulayan insanları acı bir ölümden başka hiçbir şey beklemiyordu.

Sizlerle bambaşka şeylerin yaşandığı bir döneme gidelim.

Kanlı Mary Dönemi

Bu ablamız Henry’nin, Catherine’den olma kızı. Bu kadın, erkek kardeşi ölünce İngiliz tahtına oturdu. Oturur oturmaz, babası ve erkek kardeşinden kalma Protestanlık inancını reddettiğini, Katolik olduğunu söyledi. Sonra ortalığı ayağa kaldırdı. Protestan olan herkes, Katolik olacak dedi. Halk, ‘’yahu biz ne yapağ emmoğlu canı sıkılan benim dinime geleceksin’’ diye tepki göstermeye başladı. Mary’de tam bir sadist olduğundan ötürü. Bundan böyle Katolik olmayanlar öldürülecektir diye ferman çıkarttı.

Engizisyon bu sefer, Protestan olanları öldürmeye başladı.

Mary döneminde, Katolik inanç için öldürülen insan sayısı, o güne kadar engizisyonun öldürdüğü insanların toplamından daha fazlaydı. Bu nedenle tarihe ‘’Kanlı Mary’’ olarak geçti. Daha sonra İspanya Kralı II.Felipe ile evlendi. Çocuğu olmadı, tarih böyle bir beladan kurtulmuş oldu.

Tüm bunları yapmasının sebebi olarak, annesinin intikamını almak için yaptığına dair söylentiler vardır. Çünkü annesi dışlanmıştır. Babasından alacağı intikamdan ötürü bu kadar insanı öldürme ihtimali bizce yoktur. Bize göre kendisi koyu bir yobazdır. İnandığı şey uğruna yapmıştır ne yaptıysa. 1558 yılında ölmüştür.

O öldükten sonra, erkek evlat olmadığından ötürü Kraliçe olarak Elizabeth adındaki kız kardeşi tahta çıkmıştır. Bu kadın I. Elizabeth olarak bilinir.

Hadi şimdi başka bir psikolojik vakayı sizlerle birlikte inceleyelim.

I.Elizabeth Dönemi

Henry’nin, Anne Boleyn’den olma kızı olan Elizabeth, ablası öldükten sonra tahta çıktı. Bu da ruhsal problemler yaşamış olacak ki, ablama katılmıyorum. Protestanlık en güzelidir diyerekten başlamış insanları öldürtmeye. Ülke öyle bir hale gelmiş ki, gelen her yönetici, kendisiyle beraber farklı bir inanç sistemi getirmiş, insanları öldürmeye devam etmiştir.

Elizabeth’in yanındaki danışmanlarından biri olan Henry Cecil adında bir adam var. Bu adam çok zeki bir adam ve muhteşem bir istihbarat ağı oluşturuyor. Köylüsünden, soylusuna kadar uzanan bu sistemle birlikte hareket eden Engizisyon, Katolik inanca sahip olan insanları öldürmeye başlıyor. Engizisyon o kadar saçma bir yapı ki, Katolikleri öldürün dediğinde ‘’Niye öldürüyoruz’’ demiyorlar, Protestanları öldürün denildiğinde, ‘’Niye la’’ demiyorlar. Dev bir şirket misali, işine gelenleri yapıyorlar.

Halk bu sırada ikiye ayrılmış durumdadır. Baskın olan görüş şudur; Dinde Papa’ya bağlanalım, siyasette Kraliçe’ye. Adamların canlarına tak etmiş artık. Her iki senede bir din mi değiştirilirmiş.  Bu görüşler, kurulan istihbarat sistemi sayesinde, kraliçeye kadar geliyor. Kendisi bu durumdan hoşlanmıyor. Engizisyona bir yetki veriyor. Bu yetki ile beraber insanlar ateşle yakılarak, suda boğularak öldürülmeye başlanıyor.

Engizisyon tarafından yargılanan insanlar, kâfirlikle suçlanıyor ve öldürülüyor. Asıl gaye elbette ki, din değildir. Toplumun dinamiklerinin elde tutulmasıdır. Bu sayede toplum rahatça yönetilebilecektir. Tüm bu katliamlar yaşanırken, Cecil denilen adamın kulağına bir kuş öter. Kuşun söylediğine göre, Kraliçe’ye bir suikast düzenlenecektir. Bu suikastı düzenleyecek olan kişi de, Kraliçe’nin kuzeni olan, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’tır. Bu suikast bilgisi ile beraber, inanılmaz sert tedbirler alınır. Mary davet edilir. Bunun üzerine yakalanır ve hapsedilir. Engizisyon bu arada insanları ciddi bir kıyımdan geçirmektedir. İnsanlar hiçbir şey bilmediklerini söylemelerine rağmen, işkence görmeye ve öldürülmeye devam edilir.

Hanedan Kendi Kanını Döküyor

Bu sırada Mary, Engizisyon tarafından yargılanır ve idamına karar verilir. Elizabeth bu idamın gerçekleşmesini istememektedir. Ancak kendisine bir belge gösterilir. Belgede kendi imzasını gören Elizabeth, yanlışlıkla imzaladığını söyler. Şaka değil, gerçekten böyle söylüyor. Yanlışlıkla birinin ölüm fermanını imzalıyor. Sonra dönüp, verilen karar geri alınamaz diyor.

İdam günü gelip çatıyor.

Ritüellere göre, kraliyet ailesine mensup birinin idamı çok sessiz bir şekilde yapılır. Kişiler genelde boğdurularak öldürülür. Ancak bu idamda bu kurallar pek umursanmıyor. Deyim yerindeyse, bir karnaval havasına bürünüyor. Herkes idamı izlemek için toplanıyor. Cellada verilen emir – ki emri verenin Elizabeth olduğu söylenir- idamı elinden geldiği kadarıyla acılı bir hale getirmektir.

Cellat, kendisine verilen emiri uygular. İlk darbe ile Mary’nin kafatasının bir kısmı kesilir. İkinci darbe ile boyun yarı olarak kesilir. Cellat bıçak ile kalan parçaları keser ve kafayı kalabalığa göstererek, sepete atar.  Tarihin görmüş olduğu en kanlı idamlardan biri olduğu söylenir.

Bu idam gerçekleştikten sonra, Elizabeth, İngiltere’de tek söz sahibi oluyor. Artık emirleri sorgusuz sualsiz uygulanmaya başlanıyor. Kimse karşısında duramıyor. Demirden yapılma bir kadın olarak hüküm sürmeye devam ediyor. Hayatı boyunca hiç evlenmiyor ve bu nedenle kendisine ‘’Bakire Kraliçe’’ lakabı veriliyor. Kendisi bu durumu şöyle açıklıyor. ‘’Ben İngiltere ile evliyim’’ tarihin görmüş olduğu en değişik psikolojik rahatsızlıklarından bazılarına sahip olan bu kadının hayatı da sarayında son buluyor. Kız kardeşi Mary’nin yanına gömülüyor. Bu dünya beraber olduklarını ve umutlarının tekrar dirilmek olduğunu belirten bir yazıyı mezar taşına yazarlar. Sonrasında olanlarsa tam bir trajedidir.

I.James Dönemi

Bu dayının ismi James. Bu dayı, öldürülen kuzen Mary vardı ya, hah işte onun çocuğu. Bakire lakaplı Elizabeth ölünce tahta geçecek bir adam kalmıyor. İnsanlar diyorlar ki, kuzeni gelsin başımıza geçsin ve kral olsun. Kuzende kabul ediyor. Gelip kral oluyor.

Tahta çıkan diğer insanlara göre biraz daha birikimli ve kültür sahibi bir kral olduğu konusunda tarihçilerin ortak görüşü mevcut. Kültür ve birikim sahibi dediğimize bakmayın. Diğer psikolojik vakalardan pek bir farkı yok.

Tahta çıktığında ‘’İsteyen istediğine inansın kardeşim’’ minvalinde bir ferman yayınlayarak halkın gönlünü alan bu arkadaş, daha sonraları yayınladığı fermanda şöyle bir şey söyler: ‘’İnansın ama ben cadılardan çok korkuyorum be olm’’ hoppala demeye kalmadan ülkede bir cadı avı başlar. Bakın kaç sayfadır anlattıklarımızın biri bile şaka değil. Bu insanlar, kral ve kraliçe olmuş. Bir toplumu yönetmiş. Lan cadı diye insan öldürmek nedir ya? Ne içiriyorlar evladım tahta geçene. Hadi tahta geçen belli, psikolojik vaka, üzerine tez yazarsın. Bu halklara ne oluyor yahu? Niye bir araya gelip ‘’Lan ne cadısı, insan olun müptezeller’’ diye bağırmıyorsunuz?

Bak şimdi neler olacak.

Bu arkadaş, kral olandan bahsediyorum. Bir kitap yazıyor ve bu yazdığı kitabı tüm kiliselere yollayarak, cadı avlarına başlamalarını söylüyor. Bu kitapları yargıç görevinde bulunan insanlar alıyor ve okuyorlar. Bu okumaların ardından bir grup adam bir araya geliyor ve önüne çıkan her köye girerek katliamlar yapmaya başlıyorlar.

Hopkins

İşin önü bir türlü alınamıyor. İnsanlar rahatsız olduğu kadınları cadı diye ihbar etmeye başlıyor. Cadı diye ihbar edilen kadınlar hemen yakalanıyor ve engizisyon tarafından sorgulanıyor. Sorgulama sırasında ciddi işkenceler yapılıyor. En sonunda, kadın suçlu bulunarak yakılmak suretiyle öldürülüyor. Bu dönemlerde bir psikolojik rahatsız daha var. İsmi Mathew Hopkins

Bu arkadaş tam bir ruh hastası… Yirmi küsur yaşlarında bir adam olan Hopkins, verem hastalığına yakalanıyor. Daha sonraları bu hastalık ölümüne sebep olacaktır.  Bu adamın şöyle bir iddiası var: ‘’Evlerde saklanan cadılar aranır ve öldürülür’’ şuna bak, böcek mi lan bu? Neyse, bu adam cadıları bulacağını ve öldüreceğini söyleyen bir adam… Bunu duyan dönemin kralı I. Charles ne yapıyor? Tamam, evladım al sana generallik rütbesi diyerekten adamı ‘’Cadı Avcısı Generali’’ yapıyor. Bu yetmezmiş gibi Papalıktan bir emir yayınlanıyor. Yayınlanan emirin adı ‘’Cadılık Balyozu’’ bu emirle birlikte, cadıları tanıma yolları anlatılıyor. Bir cadıyı nasıl tanıyabilirsiniz, neresinde hangi izler vardır gibi, saçma sapan şeylerin yazılı olduğu bu emirle birlikte, ülkede büyük bir av süreci başlar.

Cadı Avları Sürüyor

Hopkins’in cadı diye yakaladığı insanlar için geliştirdiği birkaç yöntem vardır. Diyelim ki bir kadını yakaladı. Bu kadını soyuyor. Eğer kadında sert bir doku var ise, o dokunun üzerine iğne ile batırıyor. Bu doku kanamazsa, kadının cadı olduğuna hükmediliyor. Bu sert dokular genelde nasır, doğum lekesi, ben, gibi şeyler oluyor. Sert dokulara dokunan Hopkins, kan akmadığını görünce, kişinin cadı olduğuna hükmediyor ve o kişi öldürülüyordu.

Öldürülen kadınların büyük çoğunluğu şifacı olarak bilinen kadınlardı. Bu kadınlar, geliştirdikleri bitkisel ilaçlarla tedavi yapabilen insanlardı. Hopkins, köy köy gezdi. Bu işten ciddi bir servet kazandı. Yakaladığı her cadı için çok ciddi ücretler alıyordu. 27 yaşında iken veremden öldü.

Cadı avları 18. Yüzyılın ortalarına kadar sürdü. Daha sonra çıkarılan bir yasa ile birlikte cadı avları durduruldu. Artık cadılar avlanmıyor.

Bunların tamamı birer siyaset hamlesi… İnsanlar artık cadı diye öldürülmüyor bu doğru. Ancak bu gün savaşlar hala devam ediyor. Irakta bir milyondan fazla insan öldürüldü. Suriye’de aynı durumda, Yemen, Mısır, Tunus, Afganistan… Tüm bu ülkelerde milyonlarca insan öldü.

Avrupa’da 500 yıl süren bu kargaşa ortamında milyonlarca insan öldürüldü. Cadı avları bitmedi, sadece isim değiştirdi. Psikolojik olarak rahatsız olan o insanlar hala içimizdeler. Dünyayı yönetmeye devam ediyorlar. İnsanları öldürüyorlar. Yaptıkları şey, hala cadı avı… Sadece isim ve bölge değişiyor.

Detaylı Bilgi İçin

Etiketler

wllux

Yeterli zamanım yok deme. Pasteur, Michelangelo, Leonardo da Vinci’nin de günleri 24 saatti.

2 Yorum

  1. Bu vahşet dediğiniz gibi farklı bir kimliğe bürünmüş yapılanmalar tarafından mazaretler farklılaşsa da devam ediyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı