Siyaset ve Teori

80 Darbesi: Türkiye’nin En Kanlı Darbesi

80 Darbesi, Türkiye’nin gidişatını, oldukça sert bir manevra ile değiştiren, binlerce insanın mağdur olmasını sağlayan, oldukça sert bir darbedir. 80 Darbesi hakkında konuşacağımız bu yazımız da, 60 Darbesi ve 71 Muhtırasını anlattığımız yazılar gibi oldukça uzun olacaktır. 80 Darbesi yazımızı yazmamızdaki amaç, diğer yazılarda güttüğümüz amaçla aynıdır. Tarihin bu kirli sayfalarını birilerine hatırlatmak…

Oldukça kıymetli toprakların üzerinde yaşıyoruz. Bu topraklar, oldukça bereketli sahalardan oluşuyor. Bu sahalar, her millet için önem teşkil eden yerlerdir. Bu sahaları, bizlere bırakmak istemeyen bir güruh var. Bu güruh, dünyayı sömüren, milletleri birbirine düşüren, katliamlar yapan, sömürdükleri ülkelerde darbeler yapan, suikastlar yapan bir güruhtur.

Bu güruh, insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kavramların arkasına sığınan ve bu içi boşaltılmış kavramlar üzerinden kitleleri yönlendiren, yeri geldiğinde kitleleri birbirine kırdıran bir güruhtur.

Afrika’da uzun yıllar süren bir İç Savaş yaşanmıştır. Bu İç Savaş’ın, bu güruh açısından hiçbir önemi yoktur. Bir ülkede İç Savaş çıkarmak, bu güruh için hiç de zor değildir. Afrika’ya gönderilen belirli gruplar sayesinde, toplumların ve kabilelerin, sosyolojik analizleri yapıldı. Bu analizlerin sonucunda pek bir fark elde edemeyen, bu kan emici grup, şunu yaptı. Birbirlerine komşu olan toplulukları, renklerinden, boylarından, kas yapılarından ve diş renginden dolayı birbirine düşürdü.

Siyahi olan Afrikalı toplulukları bu şekilde İç Savaş’a sürüklediler. Kısa ve kaslı olan insanlara, siz daha güçlüsünüz dediler. Uzunlara, siz daha uzunsunuz dediler. Dişi daha beyaz olanların, dişlerini övdüler. Okumayan, eleştirmeyen, ancak değerli madenlerin üzerinde yaşayan bu insanlar, sırf bu sebeplerden dolayı birbirlerine girdiler.

Ülkede yaşanan İç Savaş’ta bir milyondan fazla insan öldü.

İşte, bizim ülkemiz de şu anda bu haldedir. Geçmişte yaşanan darbelerin tek sebebi, yukarıda anlattığımız olaylara benzer olaylardır. Okumayan, eleştirmeyen, sorgulamayan toplumlar, ezilmeye devam edilecekler.

Muhtıra Sonrası

71 Muhtırasından sonra, dernekler ve bazı partiler kapatıldı. Önceki yıllarda yaşanan belirli olaylardan dolayı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idam edildi.

İsmet İnönü, önceleri muhtıra karşıtı bir tavır içerisindeyken, muhtıra gerçekleştikten sonra, askere karşı oldukça sessiz bir hale bürünmüştü. Ancak CHP içerisinde belirli kırılmalar mevcuttu.

Bülent Ecevit, 12 Mart Muhtırasını bireysel algıladı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmasını, kendi politikalarına karşı yapılmış bir hakaret olarak algıladı ve CHP’nin Genel Sekreterlik görevinden istifa etti.

7 Mayıs 1972 yılında yapılan CHP Kurultayında bir gelişme yaşandı. İsmet İnönü yaşlanmıştı. CHP ile ilgilenemediğini, damadı Metin Toker’e defalarca söylemişti. 7 Mayıs günü, yapılan kurultayda kürsüye çıkan İnönü, ‘’Beni ya da Bülent’i seçersiniz’’ dedi. Kurultayda oylama yapıldı. Oylama sonucu oldukça şaşırtıcıydı. Bülent Ecevit, CHP’nin yeni lideri seçilmişti.

80 Darbesi
İnönü ve Ecevit

Kürsüye çıkan İnönü, partisine teşekkür etti. Bülent Ecevit’in elini sıktı ve 34 yıldır liderli olduğu partinin kapısından çıktı. Siyasi yaşamı bitmişti.

Ecevit, CHP kitlesi tarafından oldukça sevilen bir adamdı. İlerleyen yıllarda Karaoğlan lakabını alacaktı.

CHP, kendi içerisindeki meseleleri halletmişti. Mühim olan, ülkenin yönetimini elinde tutan ordunun ne düşündüğüydü. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, ordunun, yönetimden çekilmesini istiyordu. Ancak ordunun böyle bir niyeti yok gibi görünüyordu. Herhangi bir itiraz hareketi söz konusu olduğunda, ordunun tavrı oldukça netti. Parlamentoyu kapatırız diyorlardı.

Yaklaşan iki önemli seçim vardı. Genel Kurmay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı için seçim yapılacaktı. Demirel ve Ecevit gibi sivil siyasetçiler bir tarafta, Muhsin Batur, Memduh Tağmaç, Faruk Gürler gibi, ordu mensubu insanlar bir taraftaydı. Ankara semalarında, jetler görülecek, 80 Darbesi için beklenen zemin, erkenden oluşmaya başlayacaktı.

Bölünen Muhtıra

Muhtırayı verenler, 80 Darbesi için gerekli olan zemini, bilerek veya bilmeden hazırlıyordu. Muhtıra verilmiş ve yönetime el konulmuştu. Ancak muhtırayı veren dört general arasında, bir bölünme gerçekleşmişti. Ankara semalarında jetler görüldü. Emri veren kişi, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’du. Beraber yürüdüğü general Faruk Gürler’di. Memduh Tağmaç ve Celal Eyiceoğlu ise ikinci bir grup oluşturmuştu.

Çok ince bir terfi meselesi yaşanacaktı. Genel Kurmay Başkanı olan ve muhtıra lideri olan Tağmaç, 1 Eylül günü emekli olacaktı. 30 Ağustos günü ise, Faruk Gürler’in görev süresi dolacak ve ordudan ayrılmak zorunda kalacaktı. Muhsin Batur’da Askeri Şuraya çekilecekti. Böylelikle muhtıra veren 4 generalden ikisi gitmiş olacaktı. Böylelikle Tağmaç’ın otoritesi sağlamlaşacaktı. Ancak otoritesi sağlam olsa dahi, bu otoriteyi, yalnızca bir gün kullanabilecekti.

Jetlerin uçmasının tek sebebi vardı. Tağmaç, 1 Eylül’den önce emekli olmalıydı. Bu bir gözdağıydı. Tağmaç emekli olacak, yerine Gürler gelecekti. Bunun için köşke çıkan Batur ve Gürler, Sunay’dan Genel Kurmayı istemekteydiler.

Sonuç alınmıştı. Tağmaç emekliye ayrıldı. Gürler, Genel Kurmay Başkanı olmuştu. Batur ise mevcut makamında kalmaya devam edecekti. Tağmaç emekli olmuştu. Yaşanan bu gelişmenin ardından, Batur ve Gürler, belirli kontrol merkezlerini, kendi aralarında paylaşacaklardı. Hava Kuvvetleri hakkındaki tüm kararları Batur verecekti. Batur, bu konuda gayri resmi bir konumda tutulacaktı. Gürler ile anlaşmaları bu yöndeydi. Hava kuvvetlerine karışmadığı müddetçe, ordu hakkındaki her türlü inisiyatif, Gürler’deydi.

Tağmaç, emekli olup askerlerle vedalaştığı sırada, Ankara’ya yeni gelen bir Korgeneral vardı. Bu general 80 Darbesi lideri Kenan Evren’di.

Evren, Denetleme Kurulu Başkanlığı’na atanmıştı. Bu pasif bir görevdi. Evren, emekli edileceğini düşünüyordu. Ancak kendisine verilen görevi de yerine getirmesi gerektiğini düşünüyordu. Gürler’in makamına çıktı. ‘’Geldim Efendim…’’ dedi. Hiçbir şey beklediği gibi olmayacaktı. Emekli olacağını düşünen bu adam, birkaç yıl sonra 80 Darbesi olarak adlandırılan darbenin lideri olacaktı. Daha sonra Cumhurbaşkanı olacak ve Türkiye’yi yönetecekti.

Halk

Halk arasında ise durum bir hayli karışıktı. İnsanlar büyük bir geçim sıkıntısı içerisindeydi. Muhtıra verilmiş, makamlar birer ikişer paylaştırılıyordu. Ancak halk, yine unutulmuştu. Dertler ve kederler, aile içerisinde veya mahalle içerisinde kalıyor, halkın sesi, hükümetin kulağına gitmiyordu.

Televizyon yaygınlaşmaya başlıyordu. Oldukça garip bir dönemdi. Arabesk müzik gelişiyor, Orhan Gencebay gibi şarkıcıların isimleri duyulmaya başlıyordu.

Batıdan gelen bir hippilik akımı mevcuttu. Yaşananlar, adı konulmamış bir buhrandı. İnsanlar akın akın yurt dışına çıkıyordu. Ekmek parası denilen şey, binlerce kilometrelik uzaklıklarda olan ülkelerde aranıyordu.

Ancak bir iktidar paylaşımı yapılmaktaydı. 80 Darbesi lideri Evren, emekli edilmek üzere çağrılmamıştı. Gürler, Evren’in arkasındaydı. Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, köşke kimin çıkacağı sorusunu gündeme getiriyordu. Evren’in çağrılma sebebi, Gürler’in, Evren’e güvenmesiydi. Bir nevi, yanına adam topluyordu diyebiliriz.

Köşke en yakın isim Gürler olarak görülüyordu. Ancak yaşananlar, herkesi şaşkına çevirecekti.

Reis-i Cumhur

1972 yılı bitiyordu. 73’e girerken, tüm insanların aklında tek bir soru vardı. Köşke çıkacak isim kimdi? Cevdet Sunay’ın görev süresi doluyordu. Sunay, eski Genel Kurmay Başkanı’ydı. Bu nedenle ordu üzerine büyük bir etkiye sahipti. Sunay’dan sonra, göreve gelecek olan isminde asker olması bekleniyordu.

Ancak ortaya bir isim çıktı. Genel Kurmay 2.Başkanı Turgut Sunalp şöyle diyordu; ‘’Hiyerarşik bir düzen içerisinde verilen muhtıra, Genel Kurmay Başkanı olmadan dağılacaktır. Bu nedenle, Gürler Paşa’nın, Genel Kurmayda kalması daha iyi olacaktır. Başka birinin köşke çıkması, kontrolü sağlamak açısından, önemlidir.’’ Dedi. Yani Gürler, köşke çıkmasın ve ordunun başında kalmaya devam etsin diyordu.

Muhsin Batur, bu tartışmalara, yeni bir konu eklemekle yetindi. Gürler’in Cumhurbaşkanı olması durumunda, kendisinin de Genel Kurmay Başkanı olacağını söylemişti. Ancak bu TSK geleneklerine aykırı bir durumdu. Daha önce, hiçbir havacı veya denizci General, Genel Kurmay Başkanı olmamıştı.

Sunay ile görüşen Batur, ret cevabı aldı. Sunay, ‘’Gelenek var ve bu geleneği bozamam.’’ Dedi. Bu habere oldukça sinirlenen Batur, hemen Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na gitti. Komutanları topladı ve bir toplantı yaptı. Komutanların çoğu, ‘’Hemen harekete geçelim.’’ Diyordu. Muhtıra komitesi, bu hareketle birlikte paramparça olmuştu. Genel Kurmayda ise, bambaşka bir hava vardı.

Askeri Şura toplandı. Verilen karar şuydu; ‘’Köşke çıkacak isim tarafsız olmalıydı. 27 Mayıs ve 12 Mart karşıtı olmamalıydı. Partisiz ve TSK’nın dilinden anlayan biri olmalıydı.’’ Çıkan karar buydu. Bu kararla birlikte, yapılacaklar belliydi. Gürler köşke çıkacak, orduyu kontrol altında tutacaktı. Böylelikle askerler kışlalarına çekilecekti. Mevcut plan buydu. Bu planın, parti liderleri tarafından kabul edilmesi durumunda, geriye sadece oturup izlemek kalıyordu.

Bu konuda, ilk gidilecek isimler, Demirel ve Ecevit idi. Bu ikisinin onay vermesi durumunda, diğer parti başkanlarıyla görüşmeye gerek yoktu.

Teklifler

Asker, teklifi yapmıştı. Bir mektup hazırlanmıştı. Bu mektup, Sunay aracılığı ile verilecekti. Mektup için ‘’Metin’’ kelimesi kullanıldı. Böylelikle ordunun bir muhtıra verdiği düşünceleri ortadan kaldırılacaktı. Ancak verilen metin, açıkça bir muhtıraydı. ‘’Gürler’in Cumhurbaşkanı olması, herkes için daha iyi olur.’’ Deniyordu. Sunay, ilk teklifi CHP Genel Başkanı, Bülent Ecevit’e götürdü. Ancak Ecevit, teklifi reddetti.

Ecevit reddetme nedenini şöyle açıklıyordu; ‘’Gürler’in kendi şahsı ile alakalı bir durum değildi. Endişem, askeri rejimin uzamasıydı.’’

Demirel, komutanlarla görüşme teklifi dahi reddetmişti. Ordu ile karşı karşıya gelmek istemiyordu. 28 Şubat günü Sunay ile görüşen Demirel, Sunay’ın ‘’Durum vahim, komutanlarla görüşmeyi dahi reddetmişsiniz, ama hükümetin hırpalanmaması ve ordunun rencide edilmesi iyi olur.’’ Sözleri üzerine Demirel konuşmaya başladı. ‘’Ordunun siyasete karışması, yapılacak en büyük yanlışlıklardan birisidir. Tekliflerini kabul etmemiz durumunda, ordunun başına gelen her komutan, köşke gelme hayalini kuracaktır. Bunu kabul edersek, meclisin bir önemi kalmaz, meclis bir şekilden ibaret olur.’’

Bu görüşmenin ardından, AP toplandı. Demirel kürsüye çıktı ve bir konuşma yaptı. ‘’Cumhurbaşkanı, atama yöntemi ile değil, seçimle gelecektir.’’ Bu konuşma, orduyu oldukça huzursuz etti. Demirel ve Ecevit, aynı sözleri söylüyorlardı. Gürler’i seçtirmemek için, ellerinden gelen her şeyi yapacaklardı.

Meclisteki diğer partiler, askeri birliklere gidiyor ve bağlılıklarını bildiriyorlardı.

5 Mart 1973 günü, Gürler istifa etti. Genel Kurmay Başkanı, Semih Sancar oldu. Gürler, meclise girdi. Ordu, localarca yerini almıştı. Gürler kürsüye çıktı ve yemin etti. Asker otoritesini hissettiriyordu. Gürler’i Cumhurbaşkanı yapmak için her şey hazırdı.

Ankara, Sıkıyönetim Komutan Namık Kemal Ersun, yazdığı bir mektup yoluyla, basın kuruluşlarının tamamına sansür uyguladı. TRT ve AA, Gürler’i öven haberler yayınlıyorlardı. Gürler propagandası, bütün basın kuruluşlarına yansımıştı. Telefonlar kontrol altındaydı. Asker, her yeri kontrol altına almayı başarmıştı.

Telefonlar ve Tehditler

Ordu her şeyi hazırlamıştı. Gürler’in cumhurbaşkanı olması için her şey hazırdı.

Faruk Gürler

İlk aranan kişi Süleyman Demirel oldu. Ordu içerisindeki bir grup, karşı cephede bulunan AP ve CHP’li parti liderlerini ve üyelerini aramaya başladı. Süleyman Demirel, çalan telefonu açtı. Sessiz ve sakin bir şekilde cevap verdi. Birden sesi yükseldi. Arayan asker, ‘’Gürler seçilmezse, hepinizi öldüreceğiz.’’ Diyordu. Daha sonra AP’li birkaç vekil arandı. Aynı tehdit, onlara da yapıldı. Son olarak Bülent Ecevit arandı. Telefonu açan Ecevit, aldığı tehdit karşısında, beni öldürün cevabını verdiğini söylemektedir.

Kendisine tehdit oluşturacak her kişiyi arayan bu cuntacı grup, tehditlerinin bir işe yaramadığını birkaç gün sonra anlayacaktı.

13 Mart 1973 günü meclis toplandı. Ancak bu toplantı, tarih boyunca görülmemiş türdendi. Ordu içerisindeki subaylar, yerlerini almışlardı. Asker, localara yerleşiyordu. Locada oturanlar, kuvvet komutanlarıydı. Ancak diğer subaylar, meclisin içerisinde geziyordu. Kulislere giren bazı askerler, milletvekillerini tehdit ediyordu. Gürler’e oy vermelerini istiyor, silah gösteriyorlardı. Basın gruplarının tamamı, meclisten dışarı çıkartıldı.

Tüm kuvvet komutanları, locada, kendilerine ayrılan yerlere oturmuşlardı. Biri dışında tamamı oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve havacı subayların tamamı, mecliste değillerdi.

Bu sıralarda belirli haberler geldi. Harp Okulu öğrencilerine silah dağıtıldığı söyleniyordu. Seçimden istediğini alamayan ordunun müdahale edeceği konuşuluyordu.

Bu sırada mecliste bulunan Demirel’in yanına biri geldi. ‘’Dışarıda bir general var. Gürler’e oy vermemeniz durumunda, iyi şeyler olmayacağını söylüyorlar.’’ Dedi.  Bu ve bunun gibi yüzlerce tehdit yapıldı. Bülent Ecevit şöyle diyordu; ‘’Meclis, işgal altında gibiydi. Gürler’in oğlu ve birkaç gazeteci dışında, kimse meclise alınmıyordu.’’

Böyle bir ortam içerisinde, seçim yapılacak ve Cumhurbaşkanı seçilecekti.

Üç tane aday vardı. Faruk Gürler, AP’nin adaydı Tekin Arıburun idi. DP’nin adayı ise, DP başkanı Ferruh Bozbeyli idi.

Seçim

Ferruh Bozbeyli aday olmak istemiyordu. Ancak Demokratik Parti vekilleri, bir aday çıkmaması durumunda, oyların nereye gittiği konusunda belirli spekülasyonların yapılacağını söyleyerek, Bozbeyli’nin aday olmasını sağlamıştı.

CHP içerisinde bir kaynama mevcuttu. Ecevit Genel Başkan’dı. Ancak parti içerisindeki çoğunluk, Gürler yönünde oy kullanmak niyetindeydi. Ancak Ecevit’in yaptığı konuşmalar ve yönlendirmeleriyle CHP içerisindeki bu kaynama, güçlükle de olsa durdurulmuştu.

Meclise giren CHP, oylamanın başlamasını sağladı. Ziller çaldı ve oylama başladı. Ancak meclis, oldukça tedirgindi. Her an içeri askerlerin girebileceği düşüncesi, tüm vekillerde vardı. Askerler koridorlarda geziyordu. Yüksek sesle konuşuyorlardı. Yükselen her seste, asker içeri girdi sanılıyordu.

Oylama başladı. Tüm vekiller oylarını kullandı.

İlk tur, adaylar açısından önemliydi. İlk turun sonuçları, yapılacak olan diğer turlara etkili olacaktı. Adaylar hakkında kullanılan oylar, adayların Cumhurbaşkanı olma yolundaki gidişatlarını etkileyecekti

Korku içerisinde, bir tiyatro oyunu oynar gibi, her vekil sandıkların başına gidiyor, verilen rolleri oynuyorlardı.

Oylama bittiğinde herkes rahatça yerlerine oturdu. Ancak tedirginlik verici anlar yeni başlıyordu. Oylar sayıldı. Meclisteki tüm askerler şaşkınlık içerisindeydiler. Çünkü kimsenin beklemediği bir şey olmuştu.

Seçim      

Askerlerin adayı Faruk Gürler, 175 oy almıştı. AP adayı Tekin Arıburun 292 oy almıştı. DP adayı ise 45 oy almıştı.

Yapılan her yeni turda, Gürler’in aldığı oy sayısında bir düşüş vardı.

Saatler ilerliyordu. Gürler, mecliste tek başına kalmıştı. Ordu komutanlığı görevinden istifa etmiş, asker üniformasını çıkarmıştı. Köşke gideceğini düşünüyordu. Ancak meclisten geçememişti. Büyük bir yenilgi almıştı. Aldığı yenilgiden dolayı, yerinden kalkamadı.

Gürler aldığı bu yenilgiden kısa bir süre sonra hastalandı. Demirel, örtülü ödenekten bir miktar ayarladı ve yurt dışına gidip tedavi olmasını istedi. Ancak teklifi reddedildi. Gürler, iki yıl sonra öldü.

Yapılan seçimden birkaç gün sonra, Demirel ile Sancar, gizli bir toplantıda bir araya geldiler. Toplantıdan bir gün sonra, Demirel’e, ‘’Dün, Genel Kurmay Başkanı Sancar ile görüştüğünüz doğru mu?’’ sorusu soruldu. Demirel şapkasını çıkardı. ‘’Dün dündür, bu gün bu gündür.’’ Dedi.

Seçim Sonrası

Demirel ile görüşen Semih Sancar, birkaç gün sonra, Ecevit’i Genel Kurmaya çağırdı. ‘’Parlamentonun aldığı karar, bizleri oldukça etkiledi. Biz Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden, elimizi çekmek istiyoruz. Bu konuda bizlere yardım etmenizi istiyoruz.’’ Dedi. Bu noktadan sonra, devreye giren Demirel ve Ecevit, eski bir asker üzerinde ittifak kurdular. Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı olmuştu.

Eski bir denizci olan Korutürk, askerinde, sivillerinde, üzerinde ittifak ettiği bir isimdi. 12 Mart muhtırası yaşanan bu gelişme ile sona erdi. Muhtıra sona ermişti. 80 Darbesi için gerekli olan zemine, gidilen yol hazırlanmıştı.

Korutürk’ün Cumhurbaşkanı olmasının ardından, geriye sadece miting alanlarına çıkmak kalıyordu.

Dört partili bir sistem oluşturuldu. Birinci parti Adalet Partisi idi. Fötr şapkasıyla meydanlara çıkan Demirel, oy istiyordu. İkinci parti, Bülent Ecevitli CHP idi. Üçüncü parti Necmettin Erbakanlı MSP idi. Dördüncü partisi ise Alparslan Türkeş öncülüğündeki MHP idi.

Seçimler yapılmış, herkesi şok eden bir sonuç ortaya çıkmıştı. Çok partili sisteme geçişten sonra, ilk defa, sandıktan CHP çıkıyordu. CHP birinci parti olmuştu. AP iki, MSP üçüncü parti oldu. Türkeş, meclise 3 vekil sokabildi.

Sonuç ortadaydı. Hiçbir parti tek başına iktidar olamıyordu. Koalisyon hükümetler dönemine, yeniden girme kararı alındı.

CHP’ye verilen hükümeti kurma görevi bir hareketlilik oluşturdu. Ecevit, her partinin kapısını çalmaya başladı. Ancak hiç kimse yanaşmıyordu.

Ancak yaşanan bir gelişme, Türkiye’de yaşayan herkesi şaşırtmıştı. CHP, MSP ile bir araya gelmeye karar vermişti. Necmettin Erbakan Başbakan Yardımcısı olacaktı. Ecevit Başbakan, ancak bu koalisyon, oldukça gerilimli yılların habercisiydi.

Sol ve Sağ Birlikteliği

Başbakan Yardımcısı olan Erbakan, ilk icraat olarak ‘’Güzel İstanbul ‘’ heykeli kaldırıldı. Bu çıplak kadının simgelendiği bir heykeldi. Bu heykelin kaldırılmasının ardından, CHP ile MSP arasındaki bağlar, kopma noktasına geldi. MSP, aldığı diğer kararda ‘’Bira Satışlarını Yasakladı’’ Ardından, Milli Sanayi hamleleri geldi. Erbakan art arda fabrika açmaya başlamıştı.

80 Darbesi
Alınan bu kararların ardından, CHP içerisinde bir karşı duruş ortaya çıktı. Daha sonra CHP kanadından bir hamle geldi. Genel bir af gündeme getirildi. Bu habere, MSP içerisinde bir grup karşı geldi. İki grup, aldığı kararlardan dolayı, bir kaynamaya girmişti. Bu ve bunun gibi hamleler, 80 Darbesi için söylenen bahaneler olacaktı.

Ancak gelen bir haber, tüm yaşananları unutturdu. Kıbrıs’ta darbe olmuştu. İngiltere’ye gitmek üzere yola çıkan Bülent Ecevit, Genel Kurmay Başkanı Sancar’ı çağırdı. ‘’Ordu hazır bulunsun. Döndüğümde Kıbrıs’a operasyon yapacağız.’’ Dedi.

Türkiye kurulduğu günden beri, ilk defa sınır dışı operasyon yapacaktı. 80 Darbesi için her şey yeni yeni başlıyordu.

Kıbrıs

80 Darbesi için öne sürülen bahanelerden birisi de Kıbrıs’tı.

Kıbrıs, önemli bir noktaydı. Bu nedenle Türkiye için gerekli olan bir yerdi. Ülkede yaşayan insanların da milli duygularını ve Kıbrıs’ta yaşayanlarla aralarındaki akrabalık bağlarını göz önünde bulundurunca, Kıbrıs’ın önemi birkaç kat artıyordu.

Yıllardır süren Kıbrıs sorunu, bu yılda yapılan müdahale ile beraber, daha önemli bir hale geldi. Haberin Türkiye’ye ulaştığı gece, Ecevit hükümeti tarafından bir karar alındı. MGK toplandı. Askeri müdahale yapılmasının uygun olacağı kararı alındı.

ABD, Türkiye’nin bir müdahale yapmasını istemiyordu. Ancak İngiltere ile gerekli ilişkiler kurulmuş ve anlaşmalar yapılmıştı. 20 Temmuz 1974’te operasyon başladı.

80 Darbesi: Türkiye’nin En Kanlı Darbesi
Plan yapılmıştı. Havadan ve denizden Kıbrıs’a girilecekti. 3000 asker Kıbrıs’a gönderildi. O günün şartlarında, oldukça düşük bir rakamdı. Havadan gelen askerler ve denizden gelen askerler, Beş Parmak Dağları’nı aşıp buluşacaklardı. Türklerin yaşadığı bölgeler, böylelikle güvenli hale getirilecekti.

İlk gün her şey yolundaydı. İkinci gün bozulma başladı. Gece çöktüğünde, hava operasyonu yapılamıyordu. Kıyıda bekleyen gemiler ateş edemiyordu. Rumlar bunu bekliyordu. Ateş açıldı. Silah sesleri dışında hiçbir ses yoktu.

Lefkoşa’da bulunan Türkiye’ye ait bir alay vardı. Bu alaydaki askerler, havadan inen askerlere yardıma gönderilmiş, böylelikle alay boş kalmıştı. Gece vakti olduğunda bu alaya bir saldırı yapılacağına dair bilgiler geldi. Buraya bir saldırı yapılması, çıkartmanın başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep olabilirdi.

Sabah olduğunda hava operasyonları tekrar başladı. Gemilerden açılan ateş sonucu, Rum birliklerinin gücü kırıldı. İlk tehdit atlatılmıştı. Asker, Kıbrıs’ın merkezine doğru harekete geçti. Türk köylerinin büyük çoğunluğu Rumların kontrolü altındaydı. Bu nedenle operasyona devam edileceği bilgisi geldi.

Türkiye’nin açıklaması şöyleydi; ‘’Türk köylerinin güvenliği sağlanacak ve bu köylerde yaşayan insanlar, daha güvenli bölgelere taşınacaklardı.’’ Verilen emir böyleydi. Ancak söz sırası, Amerika’daydı. Operasyona karşı olan Amerika, düğmeye bastı.

Diplomasi

80 Darbesi yaşandıktan sonra, öne sürülen bahaneler arasında, bu dönemde yaşanan diplomatik süreçlerde vardı.

İngiltere ve Amerika, bir araya gelmiş ve sorunların çözümü için, masaya oturma çağrısında bulunmuştu. Türkiye bu çağrıya uydu. Cenevre’de düzenlenecek bir konferansa katılma kararı aldı.  Bu konferansta belirli şartlar üzerine görüşmeler yapıldı. Ancak bir sonuç çıkmadı.

Bu konferanstan bir hafta sonra, ikinci bir konferans düzenlendi. Kıbrıs’tan Rauf Denktaş’ta bu toplantıya katılanlar arasındaydı. Türk köylerinin güvenliği, Kıbrıs’ın Rum ve Türk diye ikiye bölünmesi gerektiği konuşuldu. Ancak Rumların niyeti oldukça farklıydı. Türkiye’nin bu işten çekilmesini istiyorlardı. Kıbrıs’ın tamamı Rumlara bırakılmalıydı. Bu şart kabul edilmedi.

Görüşmelere katılan Dışişleri Bakanı Turan Güneş’ti. Güneş, görüşmelerden bir sonuç alınamayacağını gördüğünde, özel bir telefonla Ecevit’i aradı. ‘’Ayşe Tatile Çıkabilir.’’Dedi. Güneş’in kızının adı Ayşe idi. Verilen bu parola, ikinci operasyonun şifresiydi.

80 Darbesi
İkinci operasyon başladı. Adanın %35’i ele geçirildi. Bu gelişme ile birlikte, Kıbrıs sorunu bir neticeye varmaya yaklaştı. Ecevit, bir kahraman gibi karşılanıyor. Mitinglerde ‘’Kıbrıs Fatihi’’ diye adlandırılıyordu. Ecevit’in Kıbrıs’a yapmış olduğu bu operasyon sonrası, bir takım gelişmeler yaşandı. ABD, Türkiye’ye bir ambargo uygulamaya karar verdi.

1 Temmuz günü, yani Kıbrıs Harekâtından 20 gün önce, resmi gazetede bir karar yayınlandı. Erim Hükümetinin kabul ettiği ‘’Haşhaş Ekim Yasağı’’kaldırılmıştı. Bu ABD’nin hiç hoşuna gitmemişti. Bu karardan sonra, ambargo uygulama kararı alınmıştı. Kıbrıs sonrası rafa kaldırılan ambargo, Kıbrıs’tan hemen sonra devreye sokulmuştu.

Türkiye bir kıskaca alınmıştı. Pentagon’da konuşmalar yapılmaya başlanmıştı. Bir operasyon yapılmalı, ülke karıştırılmalı, bombalar patlamalı, camiler havaya uçurulmalı gibi söylemler, havada uçuşuyordu. Türkiye’yi NATO’dan çıkaralım teklifi dahi yapılmıştı. Türkiye bir müttefik olmaktan çıkmıştı.

Ambargo, oldukça büyük etkilere sebebiyet verecek, yaşanan ekonomik kriz, oldukça büyük olacaktı. Tüp gaz bulunamayacak, benzin piyasadan silinecekti. 80 Darbesi için hazırlanan zeminin en büyük taşı, bu dönemde yaşanan ambargo ve sonrasında yaşanan ekonomik krizdi.

İç Sorunlar

Halk, Kıbrıs’ı bir zafer olarak görüyordu. Zaferin getirdiği sarhoşluk çabuk kaybolmuştu. MSP ve Erbakan, Kıbrıs’ta yaşanan durumun, bir fetih olduğunu söylemesi üzerine, kamuoyunda belirli tepkiler ortaya çıktı. Erbakan’ın, Kıbrıs Cihadı adı altında verdiği bir demecin ardından, MSP ve CHP koalisyonu bitirildi.

O andan sonra, her şey değişmeye başlamıştı. Sokaklarda, hızlı bir şekilde oluşumlar meydana gelmişti. Sağ ve sol gruplar, bir kendi aralarında örgütlenmeye başlamışlardı. Meclisteki herkes, birbirlerini ‘’Vatan Haini’’olarak suçluyordu.

Altı ay boyunca herhangi bir koalisyon kurulamadı. Daha sonra, ortaya çıkan Demirel, bir koalisyon kurmak adına harekete geçti. Milliyetçi Cephe olarak adlandırılacak ve 80 Darbesi için bulunmaz bir fırsat olacak koalisyon kuruldu. AP, DSP, MHP ve Güven Partisi bir araya gelmiş ve dört partiden oluşan koalisyon kurulmuştu.

MC’nin kurulma amacı şuydu. Ecevit’in yürüttüğü, ‘’Ortanın Solu’’ hareketini bir tehdit olarak görmüşlerdi. Ecevit’in, ülkeyi, adım adım komünizme götüreceğine inanıyorlardı. Bu nedenle yükselen bir sol dalganın olduğunu söylüyorlardı. MC’nin kurulma amacı, bu dalgayı, daha fazla yükselmeden kırmaktı.

MC, sokakların kontrol altında tutulmasını istiyordu. Bunun için MHP’nin Ülkü Ocakları’nı kullanmayı uygun gördüler. Ülkücüler on yıldan beri eğitiliyordu. Açılan kampların adı ‘’Komando Kampı’’ idi. Burada silah ve dövüş eğitimi alıyorlardı. Bu grup, polis ve asker tarafından oldukça beğeniliyordu. Bu nedenle korunuyorlar ve yaptıkları hiçbir şeyden dolayı mesul tutulmuyorlardı. Ancak 80 Darbesi gerçekleştiğinde, ülkücü ve solcu ayrımı yapılmayacaktı.

O dönemlerde savcılık yapan Çetin Yetkin, şöyle söylüyor; ‘’Solcu ve Sağcı olaylarında, sağcılar, devlet görevlileri tarafından korunuyordu. Çıkarılan raporlar sayesinde, ülkücü veya sağcı olan kişiler hakkında işlem gerçekleştiremiyorduk.’’Bu ve bunun gibi olaylar, sağcıların, devlet görevlileri tarafından korunduğunu ve kollandığını göstermeye yeterdi. Kıbrıs, bir cepheleşme sürecini başlatmıştı. 80 Darbesi için gerekli olan cepheler oluşturulmuştu. Bu sırada yeni bir cephenin daha adı duyuldu. Kontrgerilla

Kontrgerilla

O dönemde, dünya genelinde bir yaygara kopuyordu. Gladio yapılanması her ülkede kendini gösterir olmuştu. Türkiye’de bu yapılanmanın dışavurumu Kontrgerilla idi. Bu yapılanmalar, NATO tarafından oluşturuluyordu. Ancak bu isimlerin birçoğu, neye ve niçin hizmet ettiklerinin farkında değildi. Türkiye’de Kontrgerilla yapılanması, kamuoyuna ilk duyuran kişi Bülent Ecevit’tir.

Dönemin Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar, Ecevit’in yanına geldi. O dönem Başbakan olan Ecevit, Sancar’ı kabul etti. Sancar, kendisinden bir miktar para istedi. Niçin? Sorusu ile karşılaştı. Bunun üzerine ‘’Özel Harp Dairesi İçin’’ cevabını verdi. Ecevit, ‘’Özel Harp Dairesi nedir? Ben böyle bir oluşumu ilk kez duyuyorum.’’ Dedi. Sancar şöyle söyledi; ‘’Şimdiye kadar ABD tarafından finanse ediliyorlardı. Bu sene, verilen yardımlar kesildi.’’ Ecevit şöyle sordu; ‘’Bu oluşum nerededir?’’Sancar cevapladı; ‘’Amerikan Askeri Yardım Binasının bir kanadında.’’ Ecevit; ‘’Peki, ne yapar bu kuruluş?’’ sorusunu sordu. Sancar; ‘’ Efendim, ülkenin bir işgale uğraması söz konusu olduğunda, yeraltı faaliyetleri yürütmek için, bir grup vatansever, ömür boyu görevlendirilir. Bu grubun, bir takım gizli silah depoları bulunur.’’ Dedi.

İşte bu konuşmanın ardından, Kontrgerilla yapılanması öğrenilmiş oldu. Kontrgerilla oluşumu, Sovyet işgaline karşı oluşturulmuş bir örgüt olarak kamuoyuna açıklandı. Ancak gerçek böyle değildi. NATO, muazzam bir plan kurmuştu. Kendilerine bağlı ülkeler, kurallara aykırı bir durum sergilediğinde, iç karışıklık çıkarmak için, bu örgüt kullanılıyordu.

Çeşitli isimleri vardı. Rüzgâr Gülü, Kuzu Postu ve Gladio… İsimleri bilinmiyor, yasal statüleri yoktu. Yakalanamıyor, sorgulanamıyorlardı. Bir grup sivil uzantılardan oluşuyordu.

Peki, ülkücüler ile Gladio arasında bir bağ var mıydı?

Akla ilk gelen sivil yapı, ülkücülerdi. Ecevit, bilgi toplamak için bir grup askerlerle görüştü. Sarıkamış’ta bir yemek sırasında, bir generalle otururken, generalin, bu gruptan olduğunu fark ettiğini söyleyen Ecevit, generalin, kendisine ‘’Korkmayın, bunlar iyi insanlardır.’’ Dediğini söylemektedir.

Sağ ve Sol Savaşları

O dönem, ülkücülerin davalarında, avukatlık yapan Can Özbay, bu örgüte katılma teklifi alanlardandı. Özbay şöyle anlatıyor; ‘’Birileri tarafından çağrıldım. Yüzü gazete ile kapalı bir adam vardı. Gidip yanına oturdum. Gazeteyi indirmedi. Bana, özel bir kimlik verileceğini, hiçbir mahkemede yargılanmayacağımı, komünistlere karşı mücadele edeceğimi söyledi.’’

Bizim amacımız, bu yazıda, yaşananları anlatmaktır. Ülkücüler, muhtemelen neye hizmet ettiklerini bilmeden, bu yapılara hizmet etmişlerdir. Ülkenin bu karanlık atmosferde bulunmasının, sebeplerinden, sadece birisi, bu yapıya hizmet eden insanlardır.

Sağ ve sol kamplaşma gerçekleşmişti. İnsanlar arasında bir iç savaşın çıkması kaçınılmazdı. Ufak bir hareketlilik, her şeyi alaşağı edebilirdi. Beklenen şey, çok çabuk gerçekleşmiş. 80 Darbesi için düğmeye basılmıştı.

Şahin Aydın adındaki bir Dev Genç üyesi, bıçaklanarak öldürüldü. Cenazesi, solcular tarafından kaldırıldı. Bir şova dönüşen cenaze, birkaç yıl önce öldürülen ülkücü Cemil Doğan’ı hatırlatmıştı. İki taraftan da ilk ölümler çıkmıştı. Bu anlardan sonra, sokak kavgaları başlamıştı.

80 Darbesi
Genel Af ile çıkan THKP-C ve THKO üyeleri, yine rahat durmamış ve polis tarafından gözaltına alınmıştı.

Her üniversite, birer kale gibiydi. Sağ ve sol gruplar arasında paylaşılamıyordu. Bir grup, bir üniversiteyi alıyor, diğer grup gelip, geri alıyordu. Boykotlar yapılıyor, kimse okula gitmiyordu.

ODTÜ karıştı. İçeri giren 300 ülkücü ile yüzlerce solcu öğrenci, birbirlerine girdi. Olaya polis müdahalesi gecikmedi. Öğrenciler, öğretim görevlileri, öğrenci aileleri bir araya gelerek boykot yaptı. Boykot sonrası, ülkücülerin, okul üzerindeki hâkimiyeti kırıldı.

Daha sonraki günlerde, öğrencilerin üzerine ses bombası atıldı. Solcu öğrenciler, otomatik silahlarla tarandı. 1 kişi öldü. 36 kişi yaralandı.

Bu olaylardan kısa bir süre sonra, Ankara Dikmen’de bir evde 17 öğrenci bir araya geldi. Silah üstüne yemin ettiler. İç karışıklıktan yararlanacak ve doğuda, bağımsız bir Kürt Devleti kuracaklardı. Kendilerine Apocular diyen bu grubun lideri, PKK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’dı.

Suikastlar Zinciri

80 Darbesi
Milliyet

Türkiye, karanlık günlerini geçirirken, bir gelişme de yurt dışında yaşandı.

Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, öldürüldü. Suikastı üstlenen örgütün adı Asala idi. Asala, Ermenilerden oluşan bir örgüttü. 1915 yılında Ermeni Tehciri yaşandığı sırada, Ermeniler üzerinde bir soykırım yapıldığına inanmaktaydılar. Asala, kendilerine göre bir intikam aldıklarını ifade ediyordu. Ancak durum oldukça karmaşıktı.

Öncelikle Kıbrıs’ta bir sorun çıkmıştı. Köyler basılıyor ve insanlar öldürülüyordu. Rumlar, ciddi bir katliam girişimindeydiler. Ancak yapılan müdahale ile birlikte, Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcut varlığı, tüm devletleri rahatsız etmişti. Amerika, bu varlığa karşı duruşunu, ambargo ile belli etmiş, İngiltere, izin verdiği bölgelere kadar girilmesine ses etmemiş, verilen iznin ihlali sonucunda, sert tepkiler vermişti.

Büyük devletler, küçük devletleri, belirli krizlerle yönetirler. Alt tabanda oluşturulan kriz, grupların oluşmasına ve iç savaşın çıkmasına sebep olur. Bu iç savaş, mevcut iktidarları devirmek veyahut güçlendirmek adına yapılır. Mevcut iktidar, büyük devletlerin emrinden çıktığı anda, bir şekilde değiştirilir.

Kıbrıs Harekâtının vuku bulmasının üzerine, zincirleme şekilde olaylar başlamıştı. Sol ve Sağ gruplar, bir daha bir araya gelmeyecek şekilde ayrıştırıldı. İki gruptan da ölenler oldu. Ambargo konuldu. Daha sonra, unutulmuş bir dosya daha patlak verdi. Ermenilerin, 1915’te zorla göç ettirilmesi, dünya kamuoyunun gözleri önüne getirilmişti. Tunalıgil’in öldürülmesinin en büyük nedeni, bu olaylar zincirinde, bir halkanın eksik kalmamasıydı. Tunalıgil, bir ayrışmanın ve 80 Darbesi için gerekli zeminin, en büyük halkalarından birisiydi.

80 Darbesi
Milliyet

Tunalıgil’in öldürülmesinin üzerinden iki gün geçmişti ki Paris Büyükelçisi İsmail Erez’de aynı şekilde öldürüldü.  Bu iki zincirleme suikast, 40 diplomatın ölümüne giden sürecin ilk halkalarıydı.

Grev, DGM, DİSK

Türkiye, iç ve dıştan gelen onlarca belanın tam ortasındaydı. Diplomatlar öldürülüyor, gençler arasında bir örgütlenme yarışı, almış başını gidiyordu. Kıbrıs, suikastlar, Asala derken, kapı yeniden çalınıyordu. Hayat pahalılığı kapıyı çalan şeylerden birisiydi.

Yaşanan bir terör ortamı, herkesin canını sıkmaya başlamıştı. Ordu içerisindeki bir grup –ki bu grup 80 Darbesi cuntasıydı- mırıldanmaya başlamıştı. Artan terör olaylarına karşı, bir önlem alınması gerektiğini savunuyorlardı. Bu önlemin adı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulmasıydı.

DGM, ağır ceza mahkemeleri statüsündedir. Ancak sol cenahtan ciddi bir tepki geldi.

DİSK, işçi arasında örgütleniyordu.

DGM karşıtı olan DİSK, büyük bir güce erişmişti. İşçiler tarafından tercih ediliyor, her geçen gün, bünyesine kattığı yeni isimlerle büyüyordu. DGM’yi protesto etmek için 1 Mayıs Günü tercih edildi. 100 binden fazla insanın katıldığı 1 Mayıs, ilk kez İşçi Bayramı adı altında kutlandı. Yıl 1976’ydı.

Gelen tepkiler grevlere dönüşüyor, kitlesel yürüyüşler düzenleniyordu. Türkiye’nin gördüğü en büyük işçi mitinglerinden birisi yapılmış ve DGM karşıtı sloganlar atılmaya başlanmıştı.

80 Darbesi
1 Mayıs

DİSK ardı ardına gösteriler düzenledi. Sonuçta DGM yasası engellendi. Asker bu duruma oldukça karşı çıkmıştı. Orduya göre, ülke teröre teslim edilmişti.

TSK’da terfi dönemi başlamıştı. Demirel, geleneklere aykırı bir şekilde, bir orgeneral yerine, bir korgenerali, Kuvvet Komutanlığına atamak istedi. Olay mahkemelere kadar taşındı. Orgeneral olanlar mahkemeye gidiyor ve Demirel’i şikâyet ediyordu. Mahkemeden sonuç çıkmayınca, terfi bekleyenler emekli oldu. Emeklilik için gün sayanlar da terfi edildi. Bunlardan birisi de 80 Darbesi lideri Kenan Evren’di. Evren, Ege Ordu Komutanı olarak atandı.

Gazetelere, resmi 3 kez yanlış basılan Kenan Evren’i o günlerde kimse tanımıyordu. Ta ki 80 Darbesi yaşanana ve Evren, 80 Darbesi lideri olana kadar.

Sorunlar

1977 yılına yeni girilmişti. Türkiye’de ciddi sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Döviz sıkıntısı, birinci sıradaydı. Merkez Bankası’nın vermiş olduğu çekler, Avrupa’daki bankalarda karşılıksız çıkıyordu. Bulgaristan ödeme alamadığı için elektriği kesmişti. Irak’ta da aynı durum vardı. Petrol satışları durma noktasına gelmişti. Ülkede para olmayınca hiçbir şey kalmamıştı.

Pazar alışverişlerine yansıyan zamlar, tüketicinin belini kırıyordu. Ürünlere %200’den fazla zam gelmeye başlamıştı.

Bu furyanın ortasında, MC arasında da kopmalar başlamıştı. Erbakan, ülkücülerden ve yaptıkları şiddet eylemlerinden rahatsız olduğunu dile getiriyordu. Türkeş, bu iddiaları kabul etmiyor ve Erbakan’ı ve MSP’yi ‘’Yeşil Komünist’’ olmakla itham ediyordu. Bu ve bunun gibi sorunlardan dolayı, Milliyetçi Cephe, erken seçime gitme kararı aldı.

Ecevit bu durumdan yararlanmak istiyordu. 1 Mayıs günü, büyük bir miting yapmak istiyordu. Fikir Ecevit’indi ancak mitingi yapacak olan grup DİSK’ti.  Bu fikir beğenildi ve kabul edildi. Ancak DİSK’in bir takım endişeleri vardı. Sol cenah, belirli gruplara ayrılıyordu. İçlerinde Kemalist ‘’Ortanın Solu’’ hareketini savunanlarda vardı. Rusya’da yaşanan Kızıl Devrim’in benzerini Türkiye’de yapmak isteyen de vardı. Mao’nun, Çin’de yaptığı devrimin bir benzerini Türkiye’de yapmak isteyen de vardı.

DİSK’in endişesi ise şuydu; Çin Komünistlerinden etkilenen grupla, Sovyet Komünistlerinden etkilenen grubun, birbirlerine girmesinden korkuluyordu. Birkaç gün önce, bu iki grup birbirine girmiş, çıkan çatışmalarda 2 kişi ölmüştü. Birkaç gün sonra 1 Mayıs’ın yapılması, bu bakımdan tehlike arz ediyordu.

DİSK belirli önlemler almıştı. 20.000 işçi görevlendirilmişti. Bu işçilerin ellerinde sopalar vardı. Bu kişiler, alanı korumakla görevlendirilmişlerdi. Grupların, Taksim’e nereden ve nasıl gireceği hesaplanmıştı. Kontrol noktalarının nereye kurulacağı da… Asıl sorun, alana gelen gruplar değildi. Alana gelen ve kimsenin tanımadığı insanlardı.

Kanlı 1 Mayıs

1 Mayıs’tan bir gün önce, İntercontinental Oteli, yabancı isimler tarafından kapatılmıştı. Bu isimler, Amerika’dan gelmişti. Kim oldukları hakkında en ufak bir fikir yoktu. Bir gün sonra, 1 Mayıs için gösteriler yapılacaktı. Otelde kalan yabancı isimlerin tamamı, 1 Mayıs günü, o meydandaydı. Meydanın kilit noktalarına yerleştiler. Kim oldukları, hiçbir zaman bilinemeyecekti.

Gruplar meydana gelmeye başlamıştı. Bayraklar açılmış, sloganlar atılıyordu. Ufak problemler çıkmaya başlamıştı. 50.000 kişilik DEV GENÇ grubu, alana sokulmak istenmeyince, güvenlik duvarını yıkarak alana girdiler. Bir diğer grup ise, Maoculardı. Tarlabaşında durduruldular. 80 Darbesi öncesinde yaşanan en büyük olaylardan biri başlamak üzereydi.

Miting alanı doluydu. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler kürsüye çıktı. Konuşmasını yaptı. Sözleri bitmemişken, tarlabaşı tarafında bekleyen grup arasında bir tartışma çıktı. Kimse ne olduğu anlayamamıştı. İnsanlar itişip duruyordu. Bir el silah sesi duyuldu. Arkasından ikincisi… İnsanlar paniklemiş, koşuşturmaya başlamıştı.

Sular idaresi üzerinden ateş edilmeye başlandı. Ateş edenler, İntercontinental Oteline yerleşen kişilerdi.

Çelik yelek giymiş, uzun namlulu silahlar taşıyan insanlardı. Ateş ediyorlardı. Otelin tepesinden de ateş açılmaya başlandı. DİSK Genel Başkanı hedefteydi. Kürsüye ateş ediliyordu.

Meydandaki insanlar ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Herkes koşuşturuyordu. Meydana giren beyaz renkte bir arabanın camları açıldı. Arabadan ateş açıldı. Ancak havaya ateş ediliyordu. Daha sonra panzerler meydana girdi. İnsanlara su sıkıyorlardı. Panzerlerin altında kalan insanlar vardı. Vücutlar, panzerlerin altında eziliyordu.

Bu hengâmenin ortasında kalan insanlar koşmaya başladı. Kazancı yokuşuna inen insanlar, bir sürprizle karşılaştı. Yol zaten dardı. Ancak dar olan yol, kamyonetlerle kapatılmıştı. İnsanlar bu dar yolda, ezilerek ve arada kalarak ölmüştü

15 20 dakika kadar süren olaylar bittiğinde, geride 34 ölü, yüzlerce yaralı vardı. 80 Darbesi, bu gün yapılmak istense yapılabilirdi. Ancak 80 Darbesi, bir zemin darbesiydi. Daha çok şeye ihtiyacı vardı. Kanlı 1 Mayıs böyle noktalanmıştı.

Kanlı 1 Mayıs, yıllar sürecek davalara konu olacak, ancak failler bir türlü bulunamayacaktı. Zaman aşımına uğrayan dosyalar, teker teker kapatılacaktı.

Kanlı 1 Mayıs’ın Failleri Kim?

Yaşanan katliamın ardından, belirli görüşler ortaya atıldı. Polis tarafından yapılan açıklama şu yöndeydi; ‘’Halk Paniğe Kapıldı.’’ Bu kadar basitti. Halk panik yapmıştı. Oraya buraya koşuşturmaya başlamıştı. Panzerlerde insanların üzerinden paniğe kapıldığı için geçmişti. Polisin bu akla hakaret açıklaması, birçok etkenin unutulduğunu göstermektedir. Çapraz noktalardan ateş açılan bir noktadasınız. Çevrenizdeki bütün güzergâhlar hesaplanmış ve ona göre hareket edilmiş. Sizde bunu ‘’panik’’ olarak değerlendiriyorsunuz.

Bir kafes olarak yorumlamamız mümkündür. İnsanlar meydanda, birileri de tepelerde. Birileri ise daha tepelerde… Kaçış noktaları hesaplanmış, polisin müdahale etme biçimi ve insanların verecekleri psikolojik tepkiler, zekice hesaplanmış. Geriye kalan tek şey düğmeye basmaktır.

İnsanların kaldığı otel bellidir. Otelin tepesinden ateş açıldığı da kesindir. Kayıtlara bakılması durumunda, bu işin CIA tarafından koordine edildiğini, polisin ve askerin de, bu duruma dolaylı veya dolaysız yoldan katkıda bulunduğu oldukça açıktır. Ancak dosya, Türkiye tarihindeki birçok dosya gibi, faili meçhuller arasında tutulmuştur. Birileri 80 Darbesi için zemin oluşturdu. Kanlı 1 Mayıs’ın yapılmasının tek sebebi, 80 Darbesi için gerekli zemindir.

Dönemin siyasi partilerinin gündemi de 1 Mayıs’tı. Ecevit, bu katliamı yapanların, Kontrgerilla olduğunu düşünüyordu. İzmir mitinginde bunu halkla paylaştı. Ecevit şöyle demişti; ‘’Aldığım bilgilere göre, devlet içinde ama devletin denetimi dışında bir örgütlenme var.’’ Bu açıklamalara ilk tepki Demirel’den geldi. Demirel ‘’Kontrgerilla diye bir şey yoktur.’’ Dedi.

Ecevit’in böyle düşünmesinin belirli sebepleri vardı. Nisan ve Mayıs ayları içerisinde, üç kez suikasta uğramış ve üçünden de kurtulmuştu. Bu nedenle Kontrgerilla dosyasını açmak niyetindeydi.

İnsanlar sıkılmıştı. Yaşanan katliamlardan, siyasi kargaşadan, ülkeyi bölmek isteyenlerin planlarından… Bu kargaşa içerisinde, insanlar bir kez daha sandıklara çağrıldı. Bir kez daha, hiçbir işe yaramayan sandıklara gidildi.

Haziran Seçimleri

Erbakan, bütün partileri ‘’Batı Taklitçiliği’’ ile itham ediyordu. Demirel, çiftçiyi arkasına alıp yürümek istiyordu. Çiftçilere yaptığı vaatleri, kazanması halinde gerçekleştireceğini söylüyordu. Ecevit, güvercinlerini uçuruyor ve o da kendi vaatlerini sıralıyordu.

Seçimler yapılmış, sandıklar kapanmıştı. CHP tek başına iktidar olamamış, ancak birinci parti olmuştu. Oylarını arttırmış ve milletvekili sayısında da ciddi bir artışa gitmişti.

Hükümeti kurma görevi, Cumhurbaşkanı tarafından Ecevit’e verildi. Ecevit, hükümeti kurmak için belirli planlar hazırladı. Ancak gidecek hiçbir yeri yoktu. Erbakan ile bozuşmuş ve ayrılmıştı. Türkeş ve ülkücülerle kavgalıydı. Bir araya gelmeleri mümkün değildi. Geriye Demirel kalıyordu. Ancak AP lideri, CHP ile koalisyon kurma fikrine sıcak bakmıyordu.

Ecevit için her yol kapanmıştı. Aklındaki son ihtimal olan ‘’Azınlık Hükümeti’’ kurmayı denedi. Ancak yeterli sayıda oy alamadığı için başarılı olamadı.

Hükümet kurma görevi, ellerinin arasından kayıp gitmişti. Sıra Demirel’deydi.

Bozbeyli ve Turan Feyzioğlu’nun partileri, oldukça gerilere düşmüştü. Geriye üç parti kalıyordu. Erbakanlı MSP, Türkeşli MHP… Bu iki parti ile görüşmeye başlayan Demirel, 2 Milliyetçi Cephe’yi oluşturdu.

80 Darbesi
Cephenin oluşturulması, ülkede olan mevcut kamplaşmayı arttırmıştı. Sağ ve sol gruptaki öğrenciler, bıyık ve sakal konusunda bile aynı olmak istemiyordu. Bu nedenle ülkücüler ayrı, komünistler ayrı bir giyim tarzı edinmeye başladı. İki grup, birbirini gördüğü anda kavga etmeye başlıyor, insanlar ne olduğu anlamadan kavga bitiyordu. Ülkü Ocakları Başkan Yardımcısı Muharrem Şemsek şöyle söylüyor; ‘’Favorilerin uzun mu kısa mı olduğu dahi, ideolojik tercihlerin işareti sayılabiliyordu.’’

İşte bu cehaletin ortasında, bir ülke heba oluyordu. Favorilerinden dolayı, insanlar belirli kalıplara sokuluyor ve dövülüyordu. Sonuç neydi peki? Kocaman bir hiç… 80 Darbesi, bir hiçlik darbesidir. Bomboş meselelerden dolayı, iki grubun birbirine girdiğini gören asker, anarşi bu arkadaşım dediler ve darbe yaptılar. 80 Darbesi için kısa hikâye isteyenlere bunu anlatmanız yeterli olacaktır.

Paylaşım

Bu cehaletin ortasında, bir ülke paylaşımı yapılıyordu. Ülkücüler belirli şehirleri kontrol altına alıyordu. Solcular da başka şehirleri kontrol altına alıyordu. Okullarda başlayan bu ideolojik durum, liselere, üniversitelere, şehirlere yayılıyordu.

Mahalleler, iki günde bir el değiştiriyordu. Solcuların aldığı mahalleler, ülkücüler tarafından alıyordu. Ülkücülerin aldığı mahalleler, solcular tarafından geri alınıyordu. Marksist ideolojilerle haşır neşir olan ve kendini komünist olarak adlandıran kişiler arasında da kavgalar çıkıyordu.

Solcular, Halk Komiteleri adını verdikleri, mahalle meclisleri kuruyorlardı. Ümraniye’de, devlete ait arazileri halka parselleyip verdiler ve 1 Mayıs adını verdikleri bir mahalle kurdular. Burada komünizmi yaşayacaklarını düşündüler. Ancak devletin tepkisi gecikmedi. Mahalleye gelen polis, büyük bir kitleyi karşısında buldu. 24 saat süren taşlı sopalı çatışmanın yerini, silahlar aldı. 6 kişi öldü. Onlarca kişi yaralandı. Mahallenin adı değiştirildi. 1 Mayıs kaldırıldı. Mustafa Kemal Mahallesi adı verildi.

Bu olaylar yaşandığı sırada, Güneş Otel’de bir pazarlık yapılıyordu. Ecevit, iktidar olabilmek için, 13 oy arıyordu. Bunun için AP’yi içten bölmek niyetindeydi. 11 AP’li vekille burada pazarlığa oturdu. Her oya karşılık olarak, bir bakanlık koltuğu verildi. Yılın son günü bir toplantı yapan Ecevit, yeni hükümeti tanıttı. Kendisi Başbakan olmuştu. Kabine de AP’den kopan vekillerce oluşturulmuştu.

En kanlı yıllardan biri olan 1977 bu şekilde sona ermişti.

Ancak herkesin unuttuğu bir olay daha yaşanmıştı. 30 Ağustos günü Kara Kuvvetleri Komutanı olacak kişi belirlendi. 3 aday vardı. Bu üç aday da ne olduğu anlaşılamadan emekliye ayrıldı. Geriye 4. İsim kalmıştı. 80 Darbesi Lideri Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı olmuştu. 80 Darbesi için, geri sayım başlamıştı.

Ecevit, bir enkazı devraldığını söyleyecek, bu enkazı kaldırmak için uğraşıyoruz diyecekti. Ancak enkazın altından çıkan cesetler, 80 Darbesi için gerekli olan olaylar zincirini oluşturacaktı.

1978

1978 yılı, oldukça karanlık bir yıldı. Ecevit, hükümeti kurmayı başarmıştı. Ancak geçim sıkıntısı, ülkede yaşayan herkesin diline dolanmıştı. Hayat oldukça pahalılaşmıştı. Tüp kuyrukları, ekmek kuyrukları günlerce sürüyordu. Ordu içerisindeki mırıltılar, yükselmeye başlamıştı. Gelen sesler, 80 Darbesi için bir ön provaydı.

Demirel, dava arkadaşlarının, elinden alınmasına oldukça kızmıştı. ‘’Hükümetin başı, komünizmi himaye ediyor.’’ Diyordu. Demirel sözlerine devam ediyor, ‘’Madem kontrgerilladan bu kadar şikâyetçi, gerillayı ortaya çıkarsın ve kapatsın.’’ Diyerek, Ecevit’i ringe davet ediyordu. Bu hamlenin asıl gayesi, Ecevit ile Genel Kurmayı karşı karşıya getirmekti.

Ancak Ecevit, önüne atılan sopanın farkına varmıştı. Şubat ayına gelindiğinde, bir açıklama yaptı ve Kontrgerilla diye bir oluşum yoktur dedi. Bu sol cenahta bir hayal kırıklığına sebebiyet verdi. ‘’Ecevit korkuyor’’ gibi söylemler gelişti. Ecevit bu tutumunu, ilerleyen yıllarda ‘’kelime seçimim yanlış yorumlandı.’’ Diye müdafaa edecekti.

Mart ayında Genel Kurmay ile ilgili bir problem çıktı. Semih Sancar’ın görev süresi, bir yıl daha uzatılabilirdi. Ancak Ecevit bunu yapmak istemiyordu. Ecevit, ‘’Siyasetten uzak bir komutan’’ diyerek anlattığı Kenan Evren’in Genel Kurmay Başkanı olmasını istiyordu.

Ecevit ve diğer siyasi parti liderleri, Sancar’ın görev süresinin uzatılmaması durumunda, Sancar’ın harekete geçmesinden korkuyordu. Evren’e, Sancar harekete geçer mi diye soruldu. Evren, bu soru karşısında güldü. ‘’Böyle bir durumdan dolayı, ordu harekete geçmez, Sancar harekete geçmek isterse, kimse emrine itaat etmez ve arkasından gitmez.’’ Dedi.

80 Darbesi
Korkulanların hiçbiri gerçekleşmemişti. Sancar, görevini, iki yıl sonra darbe yapacak olan Kenan Evren’e devretti. Görevi alan Evren yıllar sonra şöyle söyleyecekti. ‘’ O gün omuzlarımda ciddi bir yük hissettim.’’ Bu sözlerden iki yıl sonra, 80 Darbesi gerçekleşecek, insan avı başlayacaktı. Tüm bunların öncesinde, yaşanması gereken ciddi olaylar vardı.

Bombalar

İstanbul Üniversitesi o gün tarihinin en kanlı gününü yaşadı. Solcu öğrenciler, polis kontrolünde okula giriyor, polis kontrolünde okuldan çıkıyordu. O gün de öyleydi. Ortalık ciddi bir sessizlik içerisindeydi. Havada süzülen bir cisim görüldü. Polislerden birisi bomba diye bağırdı. Bir gümbürtü koptu. Yüzlerce şarapnel parçası, insan bedenlerine saplanıyordu. 7 öğrenci öldü.

Bomba patladıktan sonra, polis birinin koştuğunu gördü. Kovalamaya giriştikleri sırada, arkalarından bir ses geldi. Ses durmalarını emrediyordu. Emri veren kişi, o dönemlerde komiser yardımcısı olan, daha sonraları Abdullah Çatlı ile bağlantılı bir polis olduğu öğrenilen Reşat Altay’dı. Altay, daha sonraları Emniyet Müdürü olacaktı.

16 Martta yaşanan bu olayın faili, net olarak bulunamadı. Ancak Zülküf İsot adındaki biri, bombayı kendisinin attığını ablasına şöyle itiraf edecekti. ‘’ Polis arabası ile olay yerine götürüldük. Polis bize yardım ediyordu. Bombayı bana attırdılar. Çok pişmanım. İnsanların feryatlarını unutamıyorum. Merak etme gidip teslim olacağım. Bu güne kadar yaptığımız her şeyi anlatacağım.’’

Yaşanan olaydan sonra, büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Zülküf İsot, bu törene katılanlar arasındaydı. Ablasına yaptığı itiraftan sonra öldürüldü. Kendisini öldüren, onun gibi ülkücü olan ve en yakın arkadaşı olan Latif Aktı adında bir gençti.  Aktı, İsot’u, ihanetle ve davadan dönmekle suçladı.

Daha sonra Ali Yurtaslan adındaki ülkücü yakalandı. İtirafçı oldu. O gün patlayan bombayı, Abdullah Çatlı’nın temin ettiğini, Çatlı’nın bombayı, bir yüzbaşıdan aldığını söyledi.

Türkiye, yeni şeylerle tanışmaya başladı. Ankara Emek Postanesinden dört adet paket yollandı. Her paket, farklı şehirlere ve farklı isimlereydi. Paketlerin içinde bomba vardı. Yollanan paketlerden ilki, Malatya’ya, AP’li Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na gitti. Halk arasında Hamido olarak bilinen Fendoğlu, paketi açtı. Evde bulunan Fendoğlu, gelini ve torunu hayatını kaybetti.

Fendoğlu’nun ölümünden sonra, ‘’Hamido’yu solcular öldürdü.’’Gibi söylentiler çıktı. Bu ve bunun gibi söylentilerden dolayı, bir takım olaylar çıktı. Çıkan olaylarda bir kişi öldü. Alevilere ve solcu diye bilinen insanlara ait 500 dükkân yağmalandı. Onlarca ev yakıldı.

Abdullah Çatlı

Çatlı ismi ilk kez 16 Mart Katliamı olarak bilinen olaydan sonra duyulmuştu. Ancak bu isim, ilerleyen yıllarda, Türkiye’nin yaşadığı büyük olaylarda, sık sık gün yüzüne çıkacaktı.

Çatlı’nın ismi duyulmuştu. Ancak ismini hafızalara kazıyan olay, Ankara Bahçelievler’de yaşandı. Tarihe, Bahçelievler Katliamı olarak geçen olay şu şekilde yaşandı; Bir evde toplanan 7 TİP’li öğrenci, sohbet ediyorlardı. Bir araba evin önünde durdu. Bu arabanın resmi bir plakasının olduğunu ancak bu plakanın, olay günü değiştirildiği söylenir. Arabanın içinde Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı gibi isimler vardı.

Eve girildi ve yedi öğrenci derdest edildi. Eterle bayıltıldı. İkişer kişi alınacak, arabayla ıssız bir yere götürülecek ve orada öldürülecekti. İlk iki kişi alındı. Götürüldü. Abdullah Çatlı tarafından öldürüldü. Daha sonra 5 öğrencinin daha olduğu ve bu işin uzun süreceği sonucuna varıldı.

Ali Kırcı, öğrencilerden birini, tel ile boğdu. Bu işin, telle zor olacağına kanaat getirdi. Arkadaşlarını ve Büyük Reis dediği Çatlı’yı yolladı. Öğrencilerin kafalarına birer mermi sıktı. Evi terk etti.

80 Darbesi
Daha sonraki dönemlerde itirafçı olan Ali Kırcı, yaşanan bu olayı, tüm gerçekliği ile anlatmaktadır.

Terör olayları tırmanıyordu. Balgat Katliamı yaşanmıştı. Balgat’ta yaşanan olayların failleri de iki tane ülkücü idi. Mustafa Pehlivanoğlu 80 Darbesi yaşandıktan sonra yargılanmış ve idam edilmişti. Diğer sanık İsa Armağan ise 2002 yılında affedildi.

Yaşanan her olay 80 Darbesi için bir zemin oluşturuyordu. Şunu net olarak söyleyebiliriz ki Çatlı ve yanındaki kişiler, isteyerek veya istemeden Gladio yapılanmasına hizmet etmiş kimselerdir. Bu kişilerin yapmış olduğu eylemlerden dolayı, 80 Darbesi için öne sürülen ‘’Anarşi’’ bahanesi oluşmuştur.

Recep Haşatlı adındaki MHP İstanbul İl Başkanı ve oğlu, bir komünist tarafından öldürüldü.

Komünist grupların da olaylara karşılık vermesi ve iki grubunda içinde bulunduğu terör olayları, birkaç yıl içerisinde, onlarca insanın ölmesine sebep olacaktı.

Bölünen Ülke

Her meslek grubu, kendi arasında ikiye bölünmüştü. İnsanlar, ideolojik kamplara çekiliyordu. Ülkenin kontrolü Ecevit hükümetine değil, bu iki gruba aitti. Sendikalar kuruluyor, insanlar bu sendikalara üye oluyorlardı. Ülkücüler bir yanda, komünistler bir yanda.

Mahalleler bu iki grup tarafından kontrol ediliyordu. Savaş, üniversitelerde başlamış, sokağa taşmıştı. Bir sokak ya ülkücülerin ya da komünistlerindi.

Sol kendi arasında bölünmüş durumdaydı. Grupların ideolojik yapıları, sosyalist ülkelerin politikalarına göre şekilleniyordu. Maocular ve Sovyet Rusya’da yaşanan Kızıl Devrim’i kendilerine örnek alan diğerleri olarak ayırmamız mümkündür.

Bu iki grubun arasında, ortada kalan bir yapı da orduydu. Ordu, kendi arasında oldukça az bir bölünme yaşasa da, sol görüşlü askerleri de içinde barındırıyordu.

Ancak asıl mesele, Güneydoğu’da yaşanıyordu. Birkaç yıl önce kurulan Apocular örgütü, doğuda örgütlenme yarışına girmişti.

Bu durum 1978 Haziranında yapılan bir MGK’da masaya yatırıldı. Ordu bu duruma kayıtsız kalamaz sözleri duyuldu. Ordu mırıldanmaya başlamıştı. Kenan Evren, sıkıyönetim ilan edilmesini istiyordu. Sıkıyönetim istemi, kendiliğinden orduyu bulacaktı.

Maraş

Yılın başlarında, belirli hareketlenmeler başlamıştı. Türk Yıldırım Komandoları adındaki bir örgüt, birden bire peyda oluvermişti. Bir evde bombalar ve silahlar yakalanmıştı. Kahramanmaraş bir şeyler için hazırlanıyordu.

Örgüt kurulduktan kısa bir süre sonra bir kahve tarandı. Kahve alevi ve solcuların gittiği bir kahveydi. Maraş farklı bir yerdi. Ülkücülerin bir kalesi iken Ecevit sonrası sol gruplar çoğalmıştı. Belediye başkanlıkları, birer ikişer solculara geçiyor, ülkücüler hiçbir şey yapamıyordu. DİSK örgütleniyor, fabrika işçileri eylemler yapmaya başlıyordu. Etnik ve siyasi karmaşa için, oldukça uygun bir yerdi.

Güneş Ne Zaman Doğacak? Filmi ülkücülerin gözdesiydi. Hangi sinema tarafından yayınlansa, ülkücüler tarafından izleniliyor, salonlar doluyordu. Maraş’ta ülkücülerin filmi izlediği sırada, biri içeri ses bombası attı. Kimseye bir şey olmamıştı. Ökkeş Kenger adında bir ülkücü, sinemadan koştu ve Ankara’daki genel merkezi aradı. Komünistler sinemaya bomba attı. Bu haberi verdi. Kenger, daha sonraları katliamın bir numaralı sanığı olarak yargılanan Kenger, 80 Darbesi sonrası, soy ismini değiştirecek, milletvekili olacaktı.

Bomba patladıktan dört gün sonra iki solcu öğretmen vuruldu. Cenazeler, aleviler ve solcular tarafından alındı. Cuma namazı çıkışıydı. Camiye götürülmek üzere alınan cenazeler, bir süre bekletildi. Cami önünde toplanan sağcı grup, yumruklarını sıkıp bekledi.

Maraş kalesi eteklerinde karşılaşan iki grup, cenaze geçişi sırasında sağcı grubun attığı taşlardan dolayı birbirine girdi. Daha sonraki günlerde solcuların ve alevi olanların dükkânlarına saldırılar düzenlenmeye başladı. Dükkânlar yağmalanıyordu.

Bu günlerde silah sesleri duyulmaya başlandı. Solcuların açtığı ateş sonucu 3 ülkücü öldü. Bu haber, var olan öfkeyi daha da büyüttü. Tek tük saldırılar oluyordu. Işıklar sönmedi, planlar yapıldı.

Öldürülen üç kişinin cenazeleri kaldırılacaktı. Vali sokağa çıkma yasağı ilan etti. Belediye hoparlörü ve cami hoparlörlerinden anonslar yapıldı. Anonsları kimlerin yaptırdığı, hiç belli olamamıştı.

Maraş Katliamı

80 Darbesi

Sağcılar, bir adresi gözlerine kestirmişti. Alevilerin yaşadığı mahalle basılacak ve tüm aleviler öldürülecekti. İlerleyen yıllarda yayınlanan MİT raporlarına göre, bu katliamın planı ÜGD (Ülkücü Gençlik Derneği) tarafından yapıldı.

Evler yakılmaya, insanlar katledilmeye başlandı. Çocukların çığlıkları, kadınların feryatları sokakları doldurmuş durumdaydı. Hamile kadınların karnı deşiliyor, insanlar yakılarak öldürülüyordu. Aralıksız 3 gün süren olaylara devlet hiçbir şekilde müdahale etmemişti. 80 Darbesi için en büyük koz işte böyle hazırlanmıştı. Kenan Evren’in ‘’Yeni doğan bir çocuğun bacaklarından ikiye ayırmışlar.’’ sözleri, yaşanan vahşeti özetlemeye yeterlidir.

Katliam bir rüzgâr gibi gelip geçmişti. Üç gün süren olaylarda 120 kişi ölmüştü. Çoğunluğu alevi olan, sağcısıyla solcusuyla, çocuğuyla yaşlısıyla tam 120 kişi ölmüştü. Binlerce kişi yaralanmıştı.

Yaşanan olaylara asker müdahale etmemişti. İnsanlar birbirini öldürürken, asker hiçbir şey yapmamıştı. Ecevit şöyle söyleyecekti; ‘’Bize sıkıyönetim ilan ettirmek istedikleri için, Maraş’taki olaylar yaşandı.’’

Ecevit, sıkıyönetime karşıydı. Kahramanmaraş’ta yaşanan olayların ardından, sıkıyönetim ilan edildi. Maraş’ta yaşanan katliamın davası yıllarca sürdü. Mahkemelerde en çok suçlanan kişi MHP idi. Yıllarca süren davalarda 500 kişi belirli cezalar aldı. Ancak MHP yaşanan olayları, reddetti. Katliamı gerçekleştiren kişiler hiç bulunamadı.

Abdi İpekçi Suikastı

Abdi İpekçi, Ecevit’e oldukça yakın bir isimdi. Sürekli olarak bir araya gelirler, toplantı yapar fikir alışverişinde bulunurlardı. O gün, aynı toplantılardan birisi yapılmıştı. İpekçi toplantıdan çıktı. Gazeteye gitti. Köşe yazısını yazdı. Evine doğru giderken arabasına ateş açıldı. Araba bir direğe çarptı. Abdi İpekçi ölmüştü.

80 Darbesi
Milliyet

Daha sonraki süreçte insan avı başladı. İpekçi’nin katilini bulana ödül verileceği haberi gazetelerde yayınlandı. Katili Mehmet Ali Ağca, beş ay sonra yakalandı. Ağca, her şeyi kendisinin planladığını ve yaptığını söylüyordu. Ancak durum böyle değildi. İçeride geçirdiği altı ayın ardından bir açıklama yaptı. ‘’Suçsuzum, mahkemede her şeyi anlatacağım.’’ Dedi. Bu açıkça bir mesajdı. Arkasında olan insanlara gönderdiği bir mesaj… Mesaj adresine ulaşır ulaşmaz, Ağca cezaevinden kaçırıldı.

Ağca’nın kaçmasını sağlayan kişi Abdullah Çatlı idi. Ağca, Çatlı’dan korkuyordu. Çatlı’nın kendisini öldüreceğini düşünüyordu. Birkaç ay sonra sessizliğini bozdu. Milliyet gazetesine bir mektup yolladı ve Papa’yı öldüreceğini söyledi.  Kimse bu mektubu ciddiye almadı.

Ancak Ağca yola çıkmıştı. Sonunda Papa’yı vurdu. Yakalandı. Ömür boyu hapse mahkûm edildi. Akli dengesinin yerinde olmadığını kanıtlamak için ‘’Ben Mesih’im’’ dedi.

Yaşanan bu gelişmelerin ardından, hiçbir şey açıklığa çıkamamıştı. Ağca, çelişkili ifadeler verip duruyordu. Bu nedenle, gerçek asla ortaya çıkamadı.

1979 yılında birçok ünlü isim öldürüldü. Yüzlerce banka soyuldu. Tren kazaları yaşanmaya başladı. Art arda tren kazaları yaşanıyordu. Yaşanan kazaların tamamı oldukça garipti. Bilerek yapılıyor gibiydi. İş yerleri yakılıyor, üniversiteler alev alıyordu. Ülkede yaşanan kaos giderek tırmanıyordu. 80 Darbesi, adım adım yaklaşıyordu.

Türkiye petrol sıkıntısı yaşıyordu. O dönem anlaşmalar yaşanmış ve gemi aracılığıyla petrol gelecekti. Ancak gemi, başka bir gemi ile çarpıştı. Büyük bir patlama yaşandı. Yangın, günlerce sürdü.

Borç Devri

Artık hiçbir şey bulunamıyordu. Yağ, tüp, ekmek kuyrukları günlerce sürüyordu. Elektrik bulunamıyordu. Ekonomi çökmek üzereydi. Her yer karanlıktı. Çiftçi üretimi durdurdu. Traktörler, petrol akışı olmadığından durmuştu.

Her şey zamlanmıştı. Ecevit, şöyle söylüyordu; ‘’Tek işimiz, ülkeyi borca sokmadan bir milyon doları nasıl buluruz? Sorusuna cevap aramaktı.’’ İsviçre’de bulunan, Merkez Bankası’na ait, altınlar özel uçaklarla Türkiye’ye getirildi. Sebebi haczedilme ihtimaliydi.

Türkiye’de bunlar yaşanırken dünyanın gözü Afganistan ve İran’daydı. İran’da şah rejimi yıkılmış ve Humeyni tarafından kurulan yeni rejim yerini almıştı. Sovyetler Afganistan’a girmiş ve karşısında Taliban’ı bulmuştu.

Yayılan bir dalga vardı. ABD, Türkiye’yi de kaybetmekten korkuyordu. İran’da yaşanan rejim değişimi, Sovyetlerin saldırılarına karşılık kurulan füzeleri gereksiz hale getirmişti. Bu nedenle yeni bir yer arayışına girildi. Türkiye seçildi.

Türkiye’ye bu casus uçakları ve füzeler yerleştirilecek ve karşılığında IMF aracılığıyla dış yardım yapılacaktı. Ecevit bu teklifi reddetti. Ancak ülkede artan karmaşayı göz ardı etmesi mümkün değildi.

Ecevit para bulmak zorundaydı. Ancak çaldığı her kapı suratına kapanıyordu. IMF’ye gitmek istemeyen Ecevit, bir ABD bankasıyla, çok ağır bir anlaşma imzaladı. Türkiye’de bulunan bütün tarım ürünleri, 150 milyon dolar karşılığında ipotek edildi. Bu haber toplum tarafından iyi karşılanmadı.

CHP içerisinde bir bölünme yaşandı. Bakanların tamamı birbirine girdi. Yolsuzluk ve bölücülük suçlamalarının ardı arkası kesilmedi. Parti içerisindeki gidişat, her geçen gün kötüye gidiyordu. Ecevit durumdan rahatsızdı. Parti içindeki kutuplaşma her geçen gün artıyordu. Ülkenin doğusunda Apocular adındaki bir örgüt her geçen gün güçleniyordu.

Doğuda Sorun Var

1979 Ramazanında Şanlıurfa’da bir olay yaşandı. AP Milletvekili Cemal Bucak, Apocular örgütü tarafından saldırıya uğradı. Bir iftara katılan Bucak’a saldıran Apocular, o güne kadar yapmış oldukları en büyük eylemi yapmışlardı. Karşılıklı bir çatışma çıkmış ve 5 kişi ölmüştü. Olaydan yaralı kurtulan Bucak, soluğu Kenan Evren’in yanında aldı. Evren’e ‘’can güvenliğim yok’’ dedi. Evren, ‘’Ne istiyorsun? Darbe mi yapayım?’’ diye sordu. Hayır denilse de şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Doğu’da yaşanan sorunların ardından, altı ilde sıkıyönetim şartları ağırlaştırıldı.

Doğuya gelen komutanların yazmış olduğu raporların genel özeti şuydu; ‘’Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri, Türkiye’den kopmak üzereydi.’’ Bu oldukça sert bir uyarıydı. Örgüt kendi mahkemelerini kurmaya başlamış, bu mahkemede yargılamalar yapıyordu. Silahlanmayı hızlandıran örgüt, her geçen gün büyüyordu.

Yaşanan bu ve bunun gibi olayların ardından, Ecevit hükümeti güç kaybediyordu. DİSK, CHP karşıtı söylemlerde bulunmaya başlamıştı. Ordu, 1 Mayıs’ta Taksim’e girilmesini yasaklamıştı. Ancak bu yasak, DİSK tarafından tanınmadı. DİSK eylem kararı aldı.

1 Mayıs günü sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Herkes olacakları merakla bekliyordu. Behice Boran önderliğindeki TİP sokağa çıktı. 200 kişilik grup tutuklandı.

Ülkede ciddi bir kutuplaşma başlamıştı. Ekonomi, siyaset, örgütler, terör ve buna benzer yığınlarca şey ülkeyi adım adım 80 Darbesi, yani 12 Eylül’e götürüyordu.

TÜSİAD bir bildiri yayınlayarak, ekonomik krizden ötürü Ecevit’i suçladı. Ecevit yıllar sonra bu durumu şöyle açıklayacaktı. ‘’Bir takım sermaye grupları, Washington’a çağrıldı. Bu gruplar azarlandı. Böyle bir Başbakan’ı nasıl olurda görevde tutarsınız? Denildi.’’

Yeniden Demirel

Yaşanan bu tür problemlerin ardından Ecevit hükümeti devrildi. Süleyman Demirel altıncı kez Başbakan oldu. Demirel güvenoyu almadan MGK’yı topladı. Artan terör olaylarından dolayı, ordu içerisinde bir huzursuzluk vardı. Derhal gereken her neyse yapılmalıydı. Ordunun istekleri oldukça açıktı.

Vur emrinin verilmesi gerektiği ve sıkıyönetim mahkemelerinin görev yetkilerinin arttırılması istendi. İhbar müessesi arttırılmalı, polis ve öğretmenlerin siyasi faaliyetlerde bulunması yasaklanmalıydı. Demirel bu isteklerin tamamını kabul etti.

Evren’in yaptığı konuşmalar, gün geçtikçe sertleşiyordu. Evren, bir grup kurdurdu ve rapor istedi. Bu raporlar, 80 Darbesi için geri sayımı başlatmıştı.

Artan terör olaylarının ardından, Kenan Evren bir mektup yazdı ve bunu Cumhurbaşkanına iletti. Bu bir muhtıra idi. Bu mektubun muhatabı belli değildi. Hiçbir parti, yazılan mektubu üzerine alınmadı. Süleyman Demirel mektuptan dolayı oldukça alındı. Demirel toplantılar yaparak, ordu ve sivil hükümetin arasını düzeltmeye çalışıyordu. Evine çekilen Demirel, IMF şartlarının tamamını kabul eden bir plan hazırladı. Planı uygulamaya sokacak olan kişi, Demirel’e ağabey diye seslenen, Demirel gibi mühendis olan Turgut Özal’dı.

24 Ocak 1980’da karar yayınlandı. 24 Ocak Kararları denilen bu kararlar, serbest piyasayı, yabancı yatırımcıların ülkeye gelişini ve bunun gibi onlarca IMF şartını içinde barındırıyordu.

80 Darbesi
Milliyet

Liberalizm ülkeden içeri girdi. Dehşet ötesi zamlar, kararların ardından geldi. Ecevit ciddi bir eleştiri yaparak, yeni sistemin benimsenmemesi gerektiğini söyledi. Demirel ise bu durumu görmezden geldi ve ordu ile arasını düzeltmek için harekete geçti. Orduya raporlar verildi. Ancak ordu bununla yetinmedi. Yetki istiyor ve yönetime dahil olmak istiyordu.

1979 yılı 1252 ölümle nihayet bulmuştu. 1980 yılındaysa günde ortalama 20 insan ölüyordu.

Erol Mütercimler’in bir söyleşinde söylediği sözler, oldukça dikkat çekicidir. Mütercimler şöyle söylüyor; ‘’Darbe 1979 yılında yapılacaktı. Ancak ölü sayısı yeterli bulunmadı. Ölümlerin biraz daha artması için beklediler ve 1980 yılında darbe yaptılar.’’

Eylemler ve Çatışmalar

İzmir’de başlayan olaylar hızla yayılmaya başlamıştı. Fabrika işçilerinin, görevlerinden atılmasından sonra olaylar başlamıştı. İşçiler fabrikaları işgal ediyordu. Eylemlere öğrencilerde katılıyordu.  Polis olayları durduramıyordu. Polise ateş açılıyor ve açılan ateş sonucunda polis geri çekilmek zorunda kalıyordu.

Ordu olaylara müdahale etti. Çıkan çatışmalarda 4 kişi ölmüştü. Komutanların kafasındaki müdahale fikri perçinleniyordu. Haydar Saltık başkanlığındaki kurul, İç Savaş çıkacağına dair bir rapor yayınladı. Raporda en dikkat çeken nokta Saltık’ın yazdığı nottu. Bu nota göre ordu içerisinde bir bölünmenin de yaşanması ihtimal dâhilindeydi. Bu raporun ardından hazırlıklar başladı. Ordu müdahale edecekti. Yönetim şeklini belirlemeye başlamışlardı.

6 Nisan 1980 günü Fahri Korutürk’ün görev süresi bitmişti. Görevden ayrılan Korutürk’ün yerine bir isim seçilemedi. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna vekaleten oturan isim İhsan Sabri Çağlayangil’di.

AP Fahrettin Bilgiç’i aday olarak çıkardı. CHP’nin adayı ise Muhsin Batur’du. Batur, 71 Muhtırasını veren isimlerden birisiydi. Ancak adaylar yeterli oyu alamıyordu. AP hamle değiştirerek eski bir asker olan Faruk Türün’ü aday gösterdi.

Evren, o sıralarda doğudaydı. Bir ara Muhsin Batur 303 oy alarak Cumhurbaşkanı olmaya oldukça yaklaştı. Bu haber askerleri endişelendirdi. Batur’un köşkte oturması, müdahale yapmalarını engelleyebilirdi. Ancak Batur seçilmedi.

İlerleyen günlerde Cumhurbaşkanının seçilememesi, ordu içerisinde büyük bir öfke oluşturacaktı. Bülent Ulusu–ki kendisi 80 Darbesi mimarlarından olan Deniz Kuvvetleri Komutanıdır.– sert bir konuşma yaptı. Ya siz birini seçin ya da müdahale ederiz dedi. Ordu ve siviller karşı karşıya geldiler.

Demirel ve Evren görüştü. Görüşme oldukça sert bir şekilde noktalandı. Kenan Evren, toplantıdan çıktı. Genel Kurmaya gitti. İkinci başkan Saltık’ı çağırdı. ‘’Müdahale için hazırlıklarınızı tamamlayın, radyoda okunacak bildirileri hazırlayın.’’ Sözlerini söyledi. 80 Darbesi başlıyordu.

NATO Devrede

Bu toplantının hemen ardında Brüksel’e giden Kenan Evren, NATO toplantılarına katıldı. Döner dönmez sert bir konuşma yaparak Cumhurbaşkanının seçilememesini eleştirdi. Bu konuşmadan sonra, komutanlar arasında bir toplantı düzenlendi. Temmuz ayının sonuna kadar, bütün hazırlıkların bitirilmesi emri verildi.

27 Mayıs 1980 günü Gün Sazak öldürüldü. MHP için oldukça önemli olan Sazak’ın cenazesi büyük bir törenle yapıldı. daha sonra her yerden çatışma ve ölüm haberleri gelmeye başladı.

Çorum’da çıkan çatışmalarda 4 kişi öldü. Bu ölümlerin ardından fitil ateşlendi. Birkaç gün sonra daha büyük olaylar çıktı. Alevi mahalleleri uzun namlulu silahlarla tarandı. Hazırlıklı olan Alevi kökenli vatandaşlar karşılık verdiler.

Elektrikler kesikti. Telefonlar kapalıydı. Yangın her yere yayıldı. Ordu müdahale etti. Halk ciddi bir galeyana gelmişti. Ordu, tarafları silahsızlandırmaya çalıştı. Cepheler kurulmuştu. Çatışmalar çıktı. Ordu sert bir şekilde müdahale etti. Olaylar yatıştığında 33 kişi ölmüştü.

Bu olaylardan sonra, ilçelere kadar sıçrayan çatışmalar ve suikastlar zinciri başlamıştı. Her gün ölümler oluyordu. Sağ ve soldan insanlar öldürülüyordu.

80 Darbesi
Cumhuriyet

CHP’li Abdurrahman Köksaloğlu, hemen ardından eski Başbakan Nihat Erim öldürüldü.

Erim’in ölüm haberini alan DİSK Başkanı Kemal Türkler ‘’Acaba karşılığında kimi alacaklar?’’ sorusunu eşine dönerek sordu. 3 gün sonra, Kemal Türkler öldürüldü.

Ordu yaşanan her olayın ardından müdahale etme fikrini kuvvetlendiriyordu. Birileri, 80 Darbesi yaşansın diye elinden gelen her şeyi yapıyor gibiydi. Komutanlar düşünüyordu. Darbeyi yapacak olan komutanların tamamına yakını birkaç ay içinde emekli olacaktı. Ancak Kenan Evren’in yaptığı hamlelerin ardından Bülent Ulusu dışındaki komutanların emekli edilmesi engellendi.

80 Darbesi için toplantılar başladı. Ağustos ayının sonlarına doğru planlar hazırlanmaya başladı. Temmuz ayında yapılacak müdahaleden vazgeçilmişti.

Milli Güvenlik Kurulu

Darbe yapılacaktı. Bu kesindi. Ancak yönetim hakkında konuşmalar devam ediyordu. Sonunda karar açıklandı. Beş kişiden oluşan komuta kademesi bir Milli Güvenlik Kurulu oluşturacak ve yasama görevini üstlenecekti. Devlet Başkanı olacak olan isim Kenan Evren olarak belirlendi.

Liderlerin tamamı belirli adalara gönderilecekti. Vekiller izne ayrılacaktı. Meclis dağıtılacaktı. Suçlu bulunanlar ise İstihbarat Okulunda tutuklu kalacaklardı. Her şey hazırdı.

Ecevit şöyle söylüyor; ‘’Beni en çok rahatsız eden durum halkın sessizliğiydi. Müdahale adım adım geliyordu. Ancak kimse bir şey yapmıyordu. Çabaların tamamı boşa gidiyordu.’’ Bu sözler, gelen darbenin kaçınılmaz olduğunu ifade etmeye yeterlidir.

İşçiler grev yapıyor, hükümeti protesto ediyordu. Toplum yaşanan terör olaylarından dolayı yorulmuştu. Yılın ilk yarısında 2000 insan ölmüştü. Askerin müdahale etmesi bekleniyordu. Her geçen gün, ölü sayısı artıyordu. Binlerce işyeri ve yüzlerce banka soyulmuştu. Bombalar patlıyordu. Silahlar patlıyordu. Ordu adım adım geliyordu.

Kurul toplandı. Her adım, her ayrıntısına kadar konuşuldu. Hareket günü belirlenmişti. Her şeyin gizli olması istendi. Kodlar ve şifreler belirlenmişti. Evren bildiriyi imzaladı. Hareket saati 12 Eylül 1980 saat 04.00’dı.

Bildiriyi imzalayan Evren, ‘’Cuma uğurlu bir gündür. Hayırlı olur inşallah…’’ sözlerini söyledi.

11 Eylül

Türkiye ciddi bir karmaşa içerisine girmişti. Ekonomi kilitlenme noktasına gelmişti. Çalınan hiçbir kapıdan yardım alınamamış, herkes sırt çevirmişti.

Artan terör olaylarından dolayı birçok insan yaşamını yitirmişti. Sağcısıyla, solcusuyla, askeriyle, polisiyle, siyasileriyle, her şeyiyle batmakta olan bir ülke vardı.

Erbakan Londra’da idi. 71 Muhtırası verildiği gün de Türkiye’de değildi. Bir şekilde uzak kalmayı başarıyordu. Ancak 11 Eylül günü Ankara hareketliydi. Necmettin Erbakan Londra’dan dönmüştü. Her yer MSP konvoylarıyla doluydu.

Bu arada komutanlarda Ankara’ya gelmeye başlamıştı. Darbenin ikinci adamı sayılan Haydar Saltık, birkaç ay önce Ege Ordu Komutanı olmuştu. Bir bahane ile Ankara’ya çağrıldı. Saltık’ın akabinde Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şakinkaya’da, Genel Kurmayda kendisine ayrılan koltuğa oturmuştu.

Gemiler harekete geçmiş, darbenin gerçekleşmesini engelleyecek, denizden gelecek bütün hamlelere karşılık vermek üzere yerlerini almışlardı.

Komutanlar bir araya gelmiş, 80 Darbesi planını masaya koymuş, üzerine tartışıyorlardı. Herkes kendisine verilen görevi anlamıştı. Nereden saldırılacağı belirlenmişti. Liderlere ne yapılacağı, kimin alınıp kimin alınmayacağı birer birer belirlenmişti.

Ankara’da pankartlardan yapılma bombalar vardı. Onlarca bomba aynı gün patlatılmıştı. Ankara’da tanklar harekete geçmişti. Tankların harekete geçme nedeni, birliklere açılan telefonlar yoluyla öğrenildi. ‘’NATO kırmızı alarm vermişti. Gerekli tatbikatı yapıyoruz.’’ Bu cevabın ardından, her şey netlik kazanmıştı. Artık çok geçti.

80 Darbesi
Tüm siyasiler telaşlanmıştı. Tanıdıkları askerleri arıyorlar, bilgi almaya çalışıyorlardı. Ancak aldıkları cevap hep aynıydı. Askerler telefonlara cevap veriyor ancak herhangi bir bilgi vermiyorlardı. Tankları gören insanlar askerlerin yanına gidiyor ve nedenini soruyordu. Darbe yapılacağı söylentileri başlamıştı. Ancak kimseden bir bilgi alınamıyordu. Ser verip sır vermemek deyiminin anlamı ortaya çıkıyor gibiydi.

Kulaktan Kulağa Darbe

Haber belirli sivil siyasetçilere ulaşıyordu. Ancak hiç kimse inanmak istemiyordu. Birkaç sivil öğrendikten sonra sıra siyasi liderlere gelmişti. 80 Darbesi haberi, ilk olarak Alparslan Türkeş’e verildi. Türkeş haberi aldığında oldukça şaşırdı ve endişelendi. Bir müdahale bekliyordu. Ancak darbeyi kimin yapacağı konusunda bir fikri yoktu. Endişe ettiği konu ise şuydu; ‘’Darbenin sol görüşlü askerler tarafından yapılması.’’ Bu düşüncesini yanındaki arkadaşlarıyla paylaştı. Arkadaşları, kendisinin saklanması gerektiğini söyledi. Böylelikle Alparslan Türkeş, bir arkadaşının evine giderek orada kaldı. Daha sonra başka bir arkadaşının evine geçerek yer değiştirdi.

Askerler akşam saat 22.00 civarında matbaalara el koymaya başladılar. Güneri Civaoğlu, Süleyman Demirel’i aradı. ‘’Matbaalara el koyuyorlar. Bu iş oluyor gibi Sayın Başbakan’ım.’’ Dedi. Bu sözleri duyan Demirel ‘’ Haklısın… Olabilir ancak burada yaprak kıpırdamıyor.’’ Dedi ve telefonu kapattı.

Kenan Evren oldukça heyecanlıydı. Bir tabur asker, Amerikan askerlerinin mevzilerinin bulunduğu yere gitmişti. Amerikalı bir subay Evren’e ulaşarak ‘’Bu taburun burada bulunmasının amacı nedir?’’ diye sordu. Evren yaverine şunları söyledi; ‘’Bir iki saat kaldı zaten. Söyleyin gitsin.’’ Yaver, ABD’li subaya böyle söyledi. Subay haberi Washington’a ulaştırdı. ABD Başkanı Carter o sıralarda bir oyun izliyordu. Haberi aldığında rahatladı. Bir sonraki gün ‘’Bizim çocuklar başardı.’’ Sözleri Washington istihbarat dairelerinde yankılanacaktı.

80 Darbesi Başlıyor

80 Darbesi başladığında Kenan Evren uyuyordu. Belirlenen merkez noktaları hemen alınmıştı. PTT ve TRT binalarına el konulmuştu. Türkiye’de her şehirde tanklar kontrolü sağlıyordu. Kimse bir karşılık vermiyordu. Daha sonra Evren’in kapısı çalındı. Uyanmıştı. Kendisine yaklaşan subay, ‘’yollar açık’’ dedi.

Kenan Evren, kontrolü tamamen sağlamanın, liderleri gözaltına almasıyla olabileceğini düşünüyordu. Liderlerin incitilmemesi için emir verdi. ‘’Askerlerden herhangi biri, bir parti liderinin kapısını dahi çalmasın. Liderlerin tanıdıklarından birini alarak evlerine gidin. Kapıyı onlar çalsın.’’ Dedi. Bunun üzerine liderlerin evlerine gidildi. Demirel, evinin camından dışarı baktı. Her şeyin bittiğini anlamıştı. Evinin önünde bir grup asker vardı.

Ecevit’in evine de bir tank yollandı. Kapısı çalındı. Karşısında eski Bakanı, emekli Orgeneral İrfan Özaydınlı duruyordu. Elindeki zarfı Ecevit’e uzattı. Daha sonra Necmettin Erbakan evinden alındı.

Ancak ortada olmayan birisi vardı. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, evinde bulunamadı. Kenan Evren’in canı sıkıldı. Türkeş’in bir karşı darbe yapacağı hakkında söylentiler çıktı. Darbeden 3 gün sonra her şey netlik kazanmıştı. Türkeş teslim oldu.

80 Darbesi denilince akla ilk gelen şeylerden birisi de meşhur radyo konuşmasıdır. O konuşmanın yapılacağı radyo ayarlandı. TRT Haber Spikeri Mesut Mertcan, darbe bildirisini okudu.

Bildiri okunduktan sonra Evren, toplumu dizginlemek için kameraların karşısına çıktı. 80 Darbesi neden yapıldı? Bu ve bunun benzeri sorulara cevap verdi. Yönetime ordunun el koyduğunu ve sokağa çıkma yasağının olduğunu söyledi.


Liderlerin tamamı sürgüne yollandı. Lüks dairelerde kalmalarına ve eşleriyle birlikte olmalarına izin verildi. Balkona çıkabiliyorlar, dışarı çıkamıyorlardı. Asılmalarına dair birçok konuşma yapılsa da liderlerin hiçbiri asılmadı. Kenan Evren, bunun nedenini şöyle açıklayacaktı; ‘’Asalım da kahramanlaştıralım mı?’’

Darbe haberi halk arasında büyük bir sevinç oluşturdu. İnsanlar askerleri alkışlıyorlardı. Yıllardır süren terör eylemleri, insanları canından bezdirmişti. 80 Darbesi başarıyla yapılmıştı. Tüm halk zokayı yutmuştu. Zemin o kadar iyi hazırlanmıştı ki herkes başına geleceklerden bihaberdi.

Sınırsız Yetki

5 komutan bir araya geldi. Milli Güvenlik Konseyi adında bir yapı oluşturuldu. Bütün güç ve iktidar bu yapının kontrolü altındaydı. Ordunun tamamı emirlerine amadeydi. Hiçbir kurum veya makam bu denli güçlü yetkilerle donatılmamıştı. Resmi bir törenle kamuoyuna bildirilen bu konseyin başkanı Kenan Evren’di.

27 Mayıs ve 12 Mart’ı gerçekleştiren komutanların neredeyse tamamı Kenan Evren’in okuldan arkadaşıydı. Yapılan darbe ve darbe girişimlerinde, muhtırada ve muhtıra verme denemelerinde istenmeyen adam olan Kenan Evren, bir darbeye komuta etmiş ve bütün komutanları şaşırtmıştı.

Konseye göre Kenan Evren dört makamı da elinde bulundurmalıydı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı ve MGK Başkanlığı kendisine verilmeliydi. Komutanların tamamı bu teklifi kabul etti. Ancak Evren farklı düşünüyordu. ‘’Beni Gürsel gibi felç mi yapmaya niyetiniz var?’’ dedi ve teklifi reddetti.

Başbakan arayışı bir hayli devam etti. Turhan Feyzioğlu gündeme geldi. Turgul Özal, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olacaktı. Ancak Özal’ın tavsiyeleri doğrultusunda Feyzioğlu fikrinden vazgeçildi.  Sonunda Bülent Ulusu ismi gündeme geldi. Ulusu, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı idi. Başbakan olmasını Demirel dâhil birçok kişi desteklemişti.

Daha sonra Bakanlar Kurulu oluşturdu. AP ve CHP kabineyi kurmak istemiyordu. Kenan Evren’in direktifleri doğrultusunda 80 Darbesi sonrası ilk kabine oluşturuldu. Kurtlar sofrası hazırlanmıştı.

Kabinedeki en güçlü isim Turgut Özal idi. Özal hem askerin desteğini hem de Demirel’in desteğini almıştı. Amerika ile ilişkileri kurma görevini de kendisine verdiler.

80 Darbesi dünya genelinde bir yankı uyandırdı. NATO ile olan anlaşmalara sadık kalınacağı sözü verildiği için ABD rahattı. 80 Darbesi, iç olaylar ışığında değil, dıştaki olaylardan dolayı gerçekleştirilen bir darbedir. İran’da Humeyni’nin kurduğu yeni devlet, Afganistan’da Taliban’ın ortaya çıkışı bir İslami dalganın yayılmasına sebebiyet vermişti. Bu dalgadan etkilenilmesi istenilmeyen Türkiye’de darbe yapılmıştı.

80 Darbesi ve Gladio

Stanfield TurnerCIA Başkanı- şöyle söylüyor; ‘’80 Darbesi gerçekleştikten sonra bir endişe hattı oluştu. Ancak Kenan Evren’in yapmış olduğu açıklamalar, herkesi olduğu gibi bizi de rahatlattı. Bizler ülkelerin başında kimlerin olmasıyla ilgilenmeyiz. Mühim olan tek şey vardır. Ülkenin başında olan adamın, bizim adamımız olması…’’

Gladio genel itibari ile askeri birliklerden oluşan bir oluşumdur. 80 Darbesi, bütün Orta Doğu’yu yakından ilgilendiren bir gelişmedir. Bizzat Amerika –Gladio- tarafından organize edilmiştir. Atılan her adım hesaplanmış, kaç kişinin öleceği bile belirlenmiştir. Bir ölü sayısı belirlenmiş ve bu ölü sayısına ulaşıldığında düğmeye basılmıştır.

Kenan Evren ise şöyle anlatıyor; ‘’ABD, İngiltere gibi ülkeler başta olmak üzere, tüm Avrupalı devletler bizden böyle bir şeyi bekliyorlardı.’’

80 Darbesi gerçekleştikten sonra sıra terör ve anarşi bahanesine gelmişti. Sıkıyönetim komutanlıklarının yetkileri arttırıldı. İnsan avları başladı. Silahlarınızı teslim edin çağrısı yapıldı. Silahlarını teslim edenler hakkında bir işlem yapılmıyordu. 1 hafta içerisinde teslim edilen silah sayısı 160.000 idi.

Ordu, daha sonra örgütlere yöneldi. Bir palet harekete geçti. Tüm örgütlerin üzerinden geçti. Nihat Erim’in ve diğer faili meçhul cinayetlerin tamamı bir anda çözülüverdi. İnsanlar tutuklanarak cezaevlerine götürüldü. Daha sonra sendikaların liderleri tutuklandı.

Ev hapsinden, kendi evlerine dönen Ecevit ve Erbakan, ordu ile barışmayı reddediyordu. Daha sonra gelen MGK kararıyla, liderlerin siyasete dönmeleri halinde, parti lideri olmaları yasaklandı. Bunun üzerine Ecevit istifa etti. Herkes şok olmuştu.

Ecevit orduyu eleştirmeye devam etti. 3 kez yargılandı. Cezaevine girdi. Demirel ise gizliden gizliye hareket ediyordu. Ta ki bütün siyasi partiler kapatılana dek.

Darbeden Sonra

80 Darbesi

Ordu müdahalesini başarıyla gerçekleştirmişti. İnsanlara belirli vaatlerde bulunuyorlardı. Terör bitecek ve her şey yoluna gidecekti. Halkın desteği büyüktü. Ancak hiçbir şey sanıldığı gibi değildi.

Milli Güvenlik Konseyi, meclisi kontrol altında tutmak için, meclisteki odalara yerleşti. Kenan Evren, ordu ve devlet başkanıydı. Ülkenin tamamında sıkıyönetim ilan edilmişti. Ülke 13 parçaya bölünmüştü. Bütün sıkıyönetim komutanları Evren’e bağlıydı. Bütün şehirlerin başına askerler atandı. Kenan Evren, ilerleyen yıllarda bu konudan haberdar olmadığını, engel olmak istediğini ancak mecbur kaldığını söyleyecekti.

Kararlar ardı arkasına geldi. Düğün yapmak için, bulunduğunuz bölgedeki askeri birliklere gidip, izin almanız gerekiyordu. Çocuklara isim konulması konusunda bir düzenleme yapıldı. Örf ve adetlere uygun olmayan isimlerin konulması yasaklandı. Belirli listeler oluşturuldu. Birçok vatandaş fişlendi. Basın hakkında düzenlemeler yapıldı ve ülkede tek seslilik oluşturuldu. Kenan Evren ve yanındakiler eleştirilemez hale getirildi. Milliyet, Hürriyet ve Cumhuriyet gazeteleri kapatıldı.

Ecevit ve Demirel başta olmak üzere Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan gibi isimlerle görüşmek, bu isimler hakkında soru sormak ve herhangi bir şey yazmak yasaklandı.

Film ve kitaplar hakkında yapılan incelemeler sonucunda, binlerce kitap ve yüzlerce film yasaklandı. TRT denetim altına alındı. MGK hakkında haber yapmak yasaktı. Günde üç kez MGK bildirileri yayınlanacaktı.

Yazarlar hakkında davalar açıldı. Yaşar Kemal, Tomris Uyar, Leyla Erbil gibi isimler hâkim karşısına çıktı.

Üniversiteler de postaldan payını almıştı. Binlerce öğretim görevlisi, binlerce görevli işlerinden atıldı. Binlerce öğrenci fişlendi. Lise kitapları yeniden yazıldı.

İşverenler, en memnun olan kesimdi. TÜSİAD açılmıştı. Kenan Evren’le araları iyiydi. TÜRK-İŞ açık olan tek işçi sendikasıydı.

Tarih yeniden yazılıyordu.

Asala, Gözaltı ve İşkence

80 Darbesi

30.000 kişi Türkiye’den sınır dışına çıktı. Bunların neredeyse tamamı, siyasi meselelerden dolayı sınır dışına çıkmıştı.

Sağ ve sol kavgaları bitmişti. Ancak büyük bir problem vardı. Asala, hemen her ay Türkiye’nin konsoloslarından birine suikast yapıyordu. Bunun için ülkücülerle anlaşmalar yapıldı. İdam cezası almış ülkücülere, bizimle çalışmak ister misiniz? Teklifi yapılıyordu.

Teklif yapılanlardan birisi de Abdullah Çatlı’ydı. Kenan Evren şöyle anlatıyor; ‘’Abdullah Çatlı kullanılmış ve terör durmuşsa, ben o zaman aferin derim.’’

Tüm bunlar yaşanırken tutuklamalar başlamıştı. Asker, herhangi bir gerekçe göstermeden 6 ay boyunca gözaltında tutabiliyordu. Gözaltına alınan hemen her kişi işkenceye maruz kalıyordu. Elektrik, sopa en yaygın işkence türüydü. Askeri memnun edecek cevaplar alınana kadar işkenceler devam ediyordu.

On binlerce dava açılmıştı. Klasörler kamyonlarla taşınıyordu. Davalar yıllarca sürdü. MSP ve MHP hakkında açılan davalar oldukça karmaşıktı. Erbakan, laikliğe aykırı konuşmalarından dolayı hapis cezası aldı. Ancak karar Yargıtay’da bozuldu.

MHP hakkındaki dava 6 yıl sürdü. 220 sanık için idam istendi. Türkeş’e 11 yıl 1 ay hapis cezası verildi.

İdam cezaları çıkmaya başlamıştı. Kenan Evren, tepki çekmemek için şöyle bir çözüm bulmuştu. ‘’Bir sağdan, bir soldan veya iki sağdan, iki soldan’’

Erdal Eren, mahkemeye çıkarıldı. Ankara’daki bir gösteride Zekeriya Önge adındaki bir eri öldürmekle suçlandı. Avukatları, Eren’in olay yaşandığında 17 yaşında olduğunu söyledi. Ancak karar çıkarıldı. Eren asıldı.

Cezaevleri dolup taşmıştı. Sağcı ve solcu kişiler aynı koğuşlara atılıyordu. Tıraşlar tek tipti. Kıyafetler tek tipti. Askeri bir disiplin vardı. Bu sistemin adına ‘’karıştır barıştır’’ ismi verildi. Bu duruma tepki olarak ölüm oruçları başladı. Ölenler oldu. Ancak hiçbiri bir işe yaramadı.

Yeni Partiler

80 Darbesi: Türkiye’nin En Kanlı Darbesi

Yeni bir anayasa taslağı istenildi. 1 yıl içerisinde çıkarılmalıydı. 1961 yılında değiştirilen anayasa, bir kez daha değiştirilecekti.

Yeni anayasa taslağı hazırlandı. Taslağı, halka anlatmak isteyen Evren, şehir şehir gezmeye başladı. 7 Kasım 1982 günü anayasa oylaması yapıldı. %91,5 oy ile kabul edilen yeni anayasa yürürlüğe girdi.

Kenan Evren, üniformayı çıkardı ve frak giydi. Artık Cumhurbaşkanıydı. Yeni partiler kuruldu. Partiler, beş komutanın kontrolünde ve denetiminde kuruldu. Milliyetçi Demokrasi Partisi, Anavatan Partisi, Halkçı Parti isminde üç parti kuruldu.

Kenan Evren, 12 Eylül’ü uygulayabilecek bir partinin başa gelmesini istiyordu. Böylelikle 80 Darbesi yıkılması güç bir kale olacaktı.

Demirel, siyasetten uzak kalmak istemiyordu. Büyük Türkiye Partisi’ni kurmayı düşündü. Bunun için emekli bir asker olan Ali Fethi Esener tercih edildi. Ancak Kenan Evren, bu durumdan hoşlanmadı. Yüzlerce eski AP’linin BTP’ye geçmesi, Evren’i çileden çıkardı.

Paralelde parti kuran Turgut Özal, ABD’ye giderek dış destek aradı. Bürokrat ve bankacıların çoğunlukta olduğu kadrosunu kurdu. Köşke çıkarak Evren’den izin istedi. Evren ‘’MHP ve MSP’den herhangi birini partinde görürsem, partini kapatırım.’’ Dedi. Özal bu şartı kabul etti.

MHP davaları devam ediyordu. Muhafazakâr Parti adında bir parti kurularak MHP’nin devamı niteliğindeki çekirdek yapı oluşturuldu. MSP ise Refah Partisi’ni kurdu.

CHP’nin devamı sayılacak Sosyal Demokrat Parti, Erdal İnönü tarafından kuruldu.

Toplam 7 parti kurulmuştu. MGK bundan rahatsız oldu. SODEP ve BTP Evren’in şartlarına uymuyordu. BTP kapatıldı. Süleyman Demirel, sürgüne gönderildi. Daha sonra SODEP binasına bir mektup gönderildi. MGK’dan giden bu mektupla, Erdal İnönü dâhil 21 kişi veto edilmişti.

Muhafazakâr Parti, SODEP, BTP veto edilerek kapatılmıştı.

Sıra milletvekili adaylarına geldi. Binlerce aday gözden geçirildi. 700’e yakını veto edildi. Turgut Sunalp veto edilenler arasındaydı. Karara oldukça şaşırmıştı.

80 Darbesi Sonrası İlk Seçim

Liderler televizyon programında bir araya geldi. Necdet Calp, Turgut Özal ve Turgut Sunalp programda tartıştılar. Özelleştirme konusuna gelindiğinde ortam gerildi. Tartışamadan galip ayrılan kişi, geleceğin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dı.

Turgut Özal’ın ekonomiye dair söylemleri ve her şeyi ben yaptım sözleri Evren’i sinirlendirdi. Evren, Turgut Özal’ı isim vermeden yerden yere vurdu. Uyarı yerini bulmuş ve Özal geri adım atmıştı.

6 Kasım 1983 günü seçim yapıldı. 3 yıl süren askeri rejim, yerini sivil iktidara bırakıyordu. Beş general oldukça heyecanlıydı. Gece yarısı sonuçlar açıklandı. ANAP tek başına iktidardı. Özal oldukça şaşkındı. Askerin öfkesini üzerine çekmek istemedi. Sessiz olun, kutlama yapmayın dedi.

Sıra MGK’nın tutumuna gelmişti. Çankaya’dan davet gelmiyordu. Aradan iki hafta geçmişti. Özal, köşkü arayarak randevu istedi. Randevu olumlu yanıt aldı. Evren, anlaşılamaz ruh hali içindeydi. Sunalp’e kurdurduğu parti başarısız olmuştu. Oy vermeyin dediği parti, tek başına iktidar olmuştu. Seçimi 1984 yılında yapmadığı için pişman olmuştu.

Çankaya’ya gelen Özal, içeri girdi. Kenan Evren ile tokalaşması gerekiyordu. Ancak Evren’e sarıldı ve öptü. Bu hareket herkesi şaşırtmıştı. Ancak kimseden ses çıkmamıştı. Garip karşılanan bu hareketin sonunda, Başbakanlık koltuğu Turgut Özal’a verildi.

Son Sözler

80 Darbesi bir tank gibi ülkenin üzerinden geçmişti. İstenerek yapılan ve senaryosu yazılan bir film misali, herkes üzerine düşen rolü yapmıştı. Ülkeyi ve toplumu sömürmek isteyenler, iktidarı istedikleri zaman almış ve istedikleri zaman geri vermişti. Binlerce insanın ölümü, kimsenin umurunda değildi. Sağ ve sol adı verilen iki oyuncak yapıldı. Oynayanlar, oyuncakları kontrol edemediklerini bir türlü anlamadı.

En kanlı oyunlardan birisi oynanmıştı. Evet… Sizin çocuklarınız başarmıştı. Birileri, isteyerek veya istemeyerek bu felaketi ülkenin başına getirmeyi başarmıştı. Nesiller bu kanlı darbenin ağırlığı altında ezilip durdu.

Peki, ama sonuç olarak ne oldu? Yaşanılan bunca olaydan, kaç vatandaş veya kaç siyasi veya kaç asker ders çıkarabildi?

Hangisi bu toplum için, gerçekten bir şeyler yaptı?

Bu topraklar üzerinde yaşayan insanların kaç tanesi umurlarındaydı?

Kanlı geçmişe bakıp hayıflanmaktan başka elimizden ne gelebilir ki?

Bu yazıyı yazıp, yaşanan bunca olayı ve bu kirli oyunları sizlere anlatmak dışında, bizim elimizden gelen herhangi bir şey yok…

Peki, siz ne yapacaksınız?

Kaynaklar;

 

Tuncay Özkan, MİT’in Gizli Tarihi

Erol Mütercimler, İsyanlar İhtilaller Darbeler

Necmettin Erbakan, Çeşitli Söyleşileri

Banu Avar, Çeşitli Söyleşileri ve Kitapları

Uğur Mumcu, 12 Eylül Adaleti

Aytunç Altındal, Çeşitli Söyleşileri

Mehmet Ali Birand, 12 Eylül Belgeseli

Etiketler

wllux

Yeterli zamanım yok deme. Pasteur, Michelangelo, Leonardo da Vinci’nin de günleri 24 saatti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı